Uzun uzun bakıyorum gözlerimin elasına, zira yirmi yıl baktığı rengi görmemiş gözlerim. Kayboluyorum, yeşil ile kahvenin birbirine karıştığı bulanıklıkta. Saçlarıma düşen kar tanelerini izliyorum sonra. Zaman ağartmamış, kumralıma bulut katmış, eskitmemiş, izlerini bıraksa da. Buklelerimi aşağıya doğru çekip tekrar kıvrılışını izliyorum. Yaramaz bir çocuktan farksızlar, o kadar başına buyruk ki hepsi ama yine de her teline ayrı bir hikaye sığdırmışım. Dudaklarımı, dilimi lal eden o sözcükler mi boyamış kırmızıya? Kirpiklerimde bir bulut, yine de her kırpışımda göç ediyorlar dalından yeni koparılmış elmanın kokusuna. Gülümsüyorum sonra, en içten halimle. Kış günü sobanın üstüne koyulan portakal kokusu yayılıyor sanki. İşte öyle bir sıcaklık, yuva gibi. Aynaya her baktığımda bir ses fısıldıyor. Sakın yitirme gülüşünü. “Söz” diyorum gözlerimin içinden el sallayan çocukluğuma.
“Çok güzel gülüyorsun.”Seslenen çocukluğum değildi bu kez.
Son dönüş, mahallenin girişindeki o yüksek duvarlı evi de geçtik mi beni evime bırakacaktı, evsizliğin ortasında bıraktığının farkına varmadan... Sonra kendime veda edecektim. Benden bir parçayı alıp gidiyordu, elindeki o parçayı kime emanet edeceğini bilmeden. Evet çok az kaldı. Birazdan arabadan inip kapatacağım kapısını. Ama kim bilir neyin kapısını? Usulca yaklaştı evin yanındaki ceviz ağacının dallarına doğru. Durdu. “Teşekkür ederim dedim her şey için.” İçimde zerre pişmanlık kırıntısı olmadan. “Lütfen... ” dedim “Lütfen, hırpalama kendini, sana en çok sen lazımsın. ”Ne heves, ne gurur, ne akıl, ne ego ne de aşk. Ya da sanrı. Hangi illüzyonistin kurbanı olacağını seçemiyor insan? Peşinden sürükleniyor belki ama yolun sonunda daima kendini yitiriyor. Ben mi? İzin veriyordum ırmağın akışına müdahale söz konusu bile değildi.