Tümüyle haklıydı. Belki eskiden de berbat bir yerdi dünya; belki insanlar o zaman da bu kadar bencil, bu kadar acımasız, bu kadar aptal, bu kadar cahildi. Ama bu kadar cüretkâr değillerdi. İnanmasalar bile bilgiye kıymet veriyorlardı; vicdanlı olmanın öneminden bahsediyorlardı, merhametli olmak gerekir diyorlardı. Haklı olmanın, adil olmanın, fedakâr olmanın bir anlamı, bir değeri vardı. Oysa şimdi insanlık barbarlık dönemine geri dönmüştü. En kıymetli şey güçtü, güce sahip olmaktı. İster zenginlikle, ister siyasetle, ister dinle, ister futbolla, ister çalarak, ister uyuşturucu satarak, isterse öldürerek elde edilmiş olsun hiç fark etmez; güce sahipsen bütün kapılar sana açılıyordu. Üstelik kimse de bu saltanatı, bu kudreti, bu zenginliği nasıl elde ettiğini sormuyordu. Çünkü gücün pazarlayıcısı cehalet olmuştu, onu kıymetli hale getiren ise ahlaksızlıktı. Cehalet bütün kötülüklerin temeli idi. Ahlaksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, zalimlik… aklınıza ne gelirse cehaletin üzerinde yükseliyordu.
Eskiden cahillik utanılacak bir şeyken, şimdi halkın “otantik bir kimliği”ymiş gibi sunuluyordu. Bilgili olmak adeta bir suça dönüştürülmüş, cahillik ise artık millî kimliğimiz olarak alkışlanıyordu. İşte bu, hayatı öldürüyordu. Yaşamanın manasını elimizden alıyordu. Toplumun, ailenin, arkadaşlığın, aşkın, sevginin… hepsinin içini boşaltıyordu.
Alıştığımız dünya, alıştığımız ilkeler, alıştığımız İstanbul, alıştığımız hayat kayıp gidiyordu avuçlarımızın arasından. En kötüsü de, herkes —hepimiz— şikâyetçi olmamıza rağmen elimizden hiçbir şey gelmiyordu.