Dünyada ne üç saniyelik bir misafir olduğunu, bu misafirliğin böyle derin ve acı şeylerle berbat edilmesinin ne kadar yazık ve zahmete değmez külfetler olduğunu düşünerek acı acı, "Bu şimdi artık toprak, çamur olanlar ömürlerinde benim gibi böyle bir saadete aday olup da onu birtakım, temelli temelsiz vesveselerle reddettilerse ne kazandılar?" diye söylendi. Evet, ne kazanmıştılar? İşte yapan da yapmayan da aynı toprağı, aynı çamuru oluşturduktan sonra, hep bir sonuç için kesin olan saadetleri tepmek cinneti neye yaramıştı? Şimdi değil, öldükleri anda, hatta yaşarlarken ne kazanmışlardı? Hayatın böyle büyük fedakarlıklara, feragatlere, ağır vazifelere tahammül ve liyakati mi vardı? Bu yalnız insanların, özellikle insaniyetin selamet ve rahatı için konulmuş, kesin felaketleri engellemek için düzenlenmiş bir kanun değil miydi? İnsaniyet ile insanlığın bu mücadelesinde yine kim mağlup olmuş, hala kim mağlup oluyordu? Hem niçin hayatta binde bire nasip olmayan büyük saadetleri böyle feda etmeli, sonu ölüm olduktan sonra niçin hayatı da böyle esassız kanunlar için zorla ziyan etmeliydi. Hatta insanlık, hatta tabiat buna yöneltip zorlamıyor muydu? Bu kadar kanun ve adete rağmen yine onun galip gelmesi için bu ihtiyaçların ne esaslı, ne sağlam, asıl tabii olduğu için ne müthiş ve galip bir kanun olduğunu düşünerek dünkü korkularını boş değilse bile faydasız buluyordu. Aşktan başka her şeyin boş olduğunu düşünüp hayata sarılarak bundan verebildiği kadar, alınabildiği kadar zevk ve saadet almak hırs ve ateşiyle, hayatının müsaade edeceği kadar yaşamak ihtiyacıyla coşarak yürüdü.