Mem û Zin,
Kürt edebiyatının dünyaya bıraktığı en büyük miraslardan biri. 1393 civarında Cizre’de yaşanan bu olay, beşeri aşkın nasıl ilahi bir aşka dönüştüğünü anlatıyor.Ahmed-i Xani' nin bu eseri mesnevi tarzında yazılıyor. Daha sonra romanlaştırılıyor. Maalesef dünyada bir Romeo ve Juliet veya Leyla ile Mecnun kadar bilinmiyor ama hak ettiği değer çok daha fazla. Birçok dilde şerh edilmiş olan bu eser, benim için, dünyevi olandan kopup manaya ulaşmanın bir yolu oldu.
Kavuşma ümidinin müjdelendiği an, acıyla harmanlanmış bedenlerin bu müjdeye tutunamayıp teslim oluşu, acının sürekliliğinin insanı getirdiği farklı bir mertebeyi gösterir. Uzun süre acıyla yoğrulan ruh için, acının yok olma ihtimali bile sarsıcı bir sondur. Çünkü insan, bazen acısıyla var olduğunu hisseder ve o acı çekildiğinde ruhun bu dünyadaki dayanağı da yok olur. Günümüzün günübirlik, sığ duygularının gölgesinde kalanlar için bu imkansız bir muamma olsa da, gerçek aşka talip olanlar için yok oluş değil ,aslında hakikate kavuşmadır.
Şu an hissettiklerimi kelimelere sığdıramam. Gökyüzü ve yerküre, insan elinden çıkma bunca acı, mazlumların bunca feryadı karşısındaki bu dimdik duruşunu nasıl koruyabiliyor anlayamııyorum. Doğanın bunca beşeri acıya, yıkıma, karşı bu vakur duruşu yanında, insanların bu kadar zalim , merhametsiz ve madde dünyasına hapsolmuş olması gerçekten çok acı. Bu kitabı bitirdikten sonra içimde öyle bir yangın oluştu ki, bazı çaresizliklerin tek tesellisinin gözyaşları olması insanoğlu için ne büyük acziyet oluyor ve bu teselliyi sadece küçük bir esinti gibi hissediyorsunuz.
Bu eser, günümüzün gelgeç aşklarının anlayamayacağı kadar derin bir şaheser. Özellikle aşıkların mana alemine yükseldiği o son yirmi sayfa gerçekten tarif edilemezdi. Hele Ahmed-i Xani’nin kalemle olan