Kalbin Son Aynası: Ölümün Eşiğinde Vuslatın Güneşi..
Dünya sürgününün nihayete erdiği, zaman perdesinin yavaşça kapandığı o mehabetli an gelip çattığında, insan gözlerini bu alemin geçici suretlerine yumarken aslında kalbinin içindeki asıl hakikate, gizli güzelliği açar.
Ölüm, fani bir nefesin tükenişinden ibaret sıradan bir biyolojik hadise değildir; o, ruhun mukadderatıyla yüzleştiği, kalbin ömür boyu gizli kalmış dehlizlerinin bir anda ayan beyan ortaya çıktığı en büyük tecelli anıdır.
İnsan o son menzilde neyi biriktirdiyse onu seyreder; ömrünü neye adadıysa, kalbinin sarayına hangi sultanı buyur ettiyse, ruhunu da onun kollarına bırakır. Çünkü ölüm anı, kalbin son ve en net aynasıdır.
İçini iman nuruyla tezyin etmiş, göğüs kafesinde bir kandil gibi o ilahi aşkı taşımış bir mümin için bu an, dehşetli bir son değil, bilakis asırlık bir gurbetin ardından gelen vuslatın ilk muştusudur.
O son nefes nefese eklenirken, kalbindeki sarsılmaz inancın ışığı etrafı aydınlatır. Gözlerinin önünden ne dünya mülkünün gölgeleri geçer ne de faniliğin acı telaşı… O, cennet yamaçlarının ebedi yeşilliğinde, hayal ufkunu aşan bir güzelliğin ufkunda bulur kendini.
Allah’ın cemalini seyretmenin o tarif edilemez sadetiyle sarhoş olan ruh, can kuşu gibi çırpınmayı bırakır ve O Ebedî Sevgili’ye, asıl sahibine seve seve, bir aşığın maşukuna koşması gibi teslim olur.
Bu teslimiyet, acıdan azade, rıza ile dokunmuş ebedi bir vuslat duasıdır.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, kalbini nifakın sisiyle karartmış, inkârın çorak ikliminde bir ömür tüketmiş olanların o korkunç uyanışı vardır.
Hayat sahnesinde hakikate gözlerini kapayanlar, perdeler kalkıp da mutlak gerçekle yüz yüze geldiklerinde, kaçacak bir sığınak bulamazlar.
Kalbinde nifak ve küfür taşıyan insan, o dehşetli eşikte