Gecenin şiiriyle huzurlu geceler diliyorum
Bu dağ Mengene dağıdır Tanyeri atanda Van’da Bu dağ Nemrut yavrusudur Tanyeri atanda Nemruda karşı Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur Bir yanın seccade Acem mülküdür Doruklarda buzulların salkımı Firarı güvercinler su başlarında Ve karaca sürüsü, Keklik takımı… Ahmed Arif
Şiir
Mengene dünya…
Beklentilerin,çıkarların,saygı zorunluluğunun,samimiyetsizliğin,çılgınca nefretin,kıskançlığın,hasetliğin olduğu aynı kişilerle aynı zamanda birlikte ve memnunmuş gibi görünerek yaşamak zorunda olduğum gıkımı bile çıkaramadığım yerdeyim bu işten nasıl sıyrılıp çıkacağımı da bilmiyorum
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kalbim birakmakkkk
Karanlık gökyüzüne bakıp ağlamamak için derin derin nefesler almaya başlamıştım. Bir buçuk yıldan sonra neden şimdi dönmüştü? Parmağımdaki yüzüğe bakınca gözlerimden süzülen bir damla yaşa engel olamadım. “Neden bir hafta önce değil de şimdi?” Tam onu aşmaya başlamışken hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gelmişti. Arkamda duyduğum adım sesleriyle hemen gözyaşlarımı silip kendimi toparlamaya çalıştım. Yavaşça arkamı döndüğümde onu gördüm ve bir anlığına tüm dünya durmuştu. Gurur’un peşimden gelmesini beklemiyordum. Bir eli cebinde bana doğru ağır adımlar atarken ne kadar da rahat görünüyordu. Ona baktıkça beni kuşatan bu dejavu duygusunu daha yoğun hissediyordum. Onunla ilk karşılaşmamız yine Mukaddes Hanım’ın köşkünde olmuştu. O gece de kalabalıktan bunalıp arka bahçeye gelmiştim. Yerde bulduğum bir yüzüğü parmağıma taktıktan sonra Gurur çıkıp gelmişti. Yine buradaydım, yine parmağımda bana ait olmadığını hissettiğim bir yüzük vardı ve Gurur yine peşimden gelmişti. Sanki tarih kendini tekerrür ediyordu. Tam karşımda durduğunda tek kelime etmesine izin vermeden köşke doğru bir adım attım fakat Gurur kolumu tutarak beni durdurdu. İri parmakları mengene gibi kolumu sardığında yeşil irisleri her zamanki gibi alaycıydı. “Yoksa benden mi kaçıyorsun?” Aradan geçen günlerden sonra bu kadar rahat ve alaycı olması beni delirtiyordu. “Ne münasebet.” Kolumu çekerek arkaya doğru bir adım atıp aramıza biraz mesafe koydum. “Neden senden kaçacakmışım?” Bakışları kurşun gibi beni delip kalbime ulaştığında cevap vermeden önce bir süre beni izledi. Öyle bir bakıyordu ki alaycı tavırları bile bakışlarının ardındaki o yoğun duyguyu saklayamıyordu. “Kaçmıyorsan neden ben geldim diye gidiyorsun?” Sessiz kaldığımda suskunluğum ona gereken cevabı veriyordu. Gözleri parmağımdaki yüzüğü
Alıntı
Kalbin Son Aynası: Ölümün Eşiğinde Vuslatın Güneşi.. ​Dünya sürgününün nihayete erdiği, zaman perdesinin yavaşça kapandığı o mehabetli an gelip çattığında, insan gözlerini bu alemin geçici suretlerine yumarken aslında kalbinin içindeki asıl hakikate, gizli güzelliği açar. Ölüm, fani bir nefesin tükenişinden ibaret sıradan bir biyolojik hadise değildir; o, ruhun mukadderatıyla yüzleştiği, kalbin ömür boyu gizli kalmış dehlizlerinin bir anda ayan beyan ortaya çıktığı en büyük tecelli anıdır. İnsan o son menzilde neyi biriktirdiyse onu seyreder; ömrünü neye adadıysa, kalbinin sarayına hangi sultanı buyur ettiyse, ruhunu da onun kollarına bırakır. Çünkü ölüm anı, kalbin son ve en net aynasıdır. ​İçini iman nuruyla tezyin etmiş, göğüs kafesinde bir kandil gibi o ilahi aşkı taşımış bir mümin için bu an, dehşetli bir son değil, bilakis asırlık bir gurbetin ardından gelen vuslatın ilk muştusudur. O son nefes nefese eklenirken, kalbindeki sarsılmaz inancın ışığı etrafı aydınlatır. Gözlerinin önünden ne dünya mülkünün gölgeleri geçer ne de faniliğin acı telaşı… O, cennet yamaçlarının ebedi yeşilliğinde, hayal ufkunu aşan bir güzelliğin ufkunda bulur kendini. Allah’ın cemalini seyretmenin o tarif edilemez sadetiyle sarhoş olan ruh, can kuşu gibi çırpınmayı bırakır ve O Ebedî Sevgili’ye, asıl sahibine seve seve, bir aşığın maşukuna koşması gibi teslim olur. Bu teslimiyet, acıdan azade, rıza ile dokunmuş ebedi bir vuslat duasıdır. ​Ancak madalyonun diğer yüzünde, kalbini nifakın sisiyle karartmış, inkârın çorak ikliminde bir ömür tüketmiş olanların o korkunç uyanışı vardır. Hayat sahnesinde hakikate gözlerini kapayanlar, perdeler kalkıp da mutlak gerçekle yüz yüze geldiklerinde, kaçacak bir sığınak bulamazlar. Kalbinde nifak ve küfür taşıyan insan, o dehşetli eşikte
#kendimekonuşuyorum Eczacı olarak her gün mesleki açıdan yetersizlik hissiyle boğuşuyorum. Yeni ruhsat almış ya da ruhsat aşamasında olan ilaçlar, değişen SUT kuralları, yeni çıkan gıda takviyeleri ve dermokozmetikler..Toplum eczacılığı,eczacılığın en bilinen yüzü ve onu yerine getirmek gerçekten meşakkatli ama halk nazarında hiçbir zaman mesleki donanımınıza itibar edilmez hele de siz çalıştığınız eczanenin mesul müdürü eczacı değilseniz. Kazancınızın harcadığınız mesai saatiyle de donanımınızla da örtüşmemesi de sizi mengene gibi sarar. Bir doktor olsaydınız bir branş seçer ve o alanda hizmet sunardınız ama siz eczacılığı seçtiniz ve her şeyden birazdan çok daha fazlasını bilmek mecburiyetindesiniz. Kurumlar arası hukuki sorumluluklarınız ve birinci alıcınız sosyal güvenlik kurumunun her yeni gün değişen kurallarıyle baş etmek ve hastalara durumu anlatmaya çalışmak da cabası..
Bu da Allah'ın sanatıdır...
Bu da Mengene dağıdır Tanyeri atanda Van'da Bu da Nemrut yavrusudur Tanyeri atanda Nemruda karşı Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur Bir yanın seccade Acem mülküdür Hasretinden Prangalar Eskittim Ahmed Arif
1000Kitap