"Bir eserde kemâl, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemâline delâlet eder. Fiilin kemâli ise, ismin kemâline, ve ismin kemâli, sıfatın kemâline, ve sıfatın kemâli, şe’n-i zâtînin kemâline, ve şe’nin kemâli, o zât-ı zîşuûnun kemâline, hadsen ve zarureten ve bedâheten delâlet eder." — Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Onuncu Lem'a
İnsanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur. Bediüzzaman Said Nursî
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Etiler
Çivi Yazılı Kaynaklara Göre TÜRKÇE-ETİCE-HURRİCE ARASINDAKİ BAĞLAR Üzerinde Yeni Araştırmalar Dr. MUSTAFA SELÇUK AR Türkçe-Etice-Hurrice arasında mevcut olduğunu gördüğüm bağların ve bu bağları ihtiva eden kaynakların bir kısmını anmış ve. ileri attığım fikirlerimi bundan sonra yapılacak tetkiklerle elde edilecek vesikaların kuvvetlendireceğini belirtmiştim. Bu arada bugün elimizde bulunan ve Boğazköyde elde edilmiş olan çivi yazılı tabletlerin büyük bir kısmının üzerine, yazılmış olan yazıtlarda kullanılmış olan dilin Eti devleti zamanında bir yazı dili olarak kullanılmış olduğunu ve Eti devletinin asıl konuşma, dilinin bu yazı dili üzerine tesir yaparak izler bırakmış olduğunu söylemiş, bu konuşma dilinin yazı dili üzerindeki izlerini nelerin teşkil ettiğini de izah etmiştim. Şimdi gerek bu noktaların ve gerekse Türkçe ile "Hurrice arasındaki bağların izahlarını daha, ziyade kuvvetlendirecek olan ve yeni araştırmalarımda elde ettiğim neticeleri burada ele almak istiyorum. Bundan sonraki, araştırmalarımda da fikrimi teyit eden misal ve delilleri buldukça onları da yavaş yavaş yayınlamak emelindeyim. a) Mevcut vesikalara göre Eti devletinin konuşma dilinin Türkçe olduğunu ve bu konuşma dilinin Eti hakanlarının icraatlarını yazdırmak için kullanmış oldukları yazı dili üzerine tesir ederek izler bıraktığını kabul ediyoruz. Bu izlerden biri, isimlerin "-in„ hallerinin teşkilinde kendini göstermektedir. Nasıl ki,.bugünkü Türkçemizde, isimlerin "-in„ hallerini teşkil etmek için kullandığımız ismin sonuna bîr "-in„ eki getirmekte isek aynı hali Etilerin yazı dillerinde teşkil etmek için de gene o ismin sonuna ''-an;, ekinin getirilmekte olduğunu görmekteyiz. Türkçemizdeki bu ''-in„ eki isimlerin gerek çoğul gerekse tekil hallerinde daima aynı kalır, hiç değişmez. Aynı
İKİYÜZLÜLÜĞÜN DE BİR HİKMETİ VAR MI?
Bakalım kağıda dökmeyi becerebilecek miyim? Tevfik Allah'tan. Özetle neyi deneyeceğimi söyleyebilirim arkadaşım: es-Settâr ism-i şerifinin gölgesinde bir seyahat edeceğim. Mürşidimin "verilen her kabiliyetin bir varlık hikmeti bulunduğuna'" dâir beyânlarına dokunarak oradan "ikiyüzlülüğe" varacağım. Ah, evet, şaşırdın değil mi? Beni de meselenin en çok bu tarafı düşündürüyor. "İkiyüzlülüğün de hikmeti olabilir mi canım?" diye soruyorsun belki de. Eh, şey, hımmm. Bunu da anlamaya çalışacağız şu yazıda diyebilirim. Fakat adımlarımız karışmamalı. Konuşacaklarımızın bidayetini Bediüzzaman'ın şu metni oluşturacak. "Bismillah!" deyip kapısından girelim bakalım: "İşte, tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Haset etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme." Yani, "Fıtratını değiştir!" gibi, zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz. Mecrâlarını değiştiriniz!" Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur." Ama bir saniye! Ne acele ettik de hemen sonuna vardık. Başında da biraz oyalanmalıydık. Bu paragrafı anlamak için, arkadaşım, azıcık evveline de uzanmalısın: "İşte, şu üç misâl gibi, insanlar, insana verilen cihazat-ı mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve mâneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur." __Ah, ama, yine olmadı! Bu defa da üç misalin ne olduğunu merak edeceksin. O zaman şöyle bir şey
Tefekkürât
Aşk kelimesi menşe olarak, 'sıkıca sarmaktır' , sarmaşık ile aynı kelime ağacını izler.. İki kişi sıkıca sarılırsa sonunda biri yada ikisi de boğulur.. Seni boğmayacak tek aşk Allah aşkıdır. Kimseyi sarma.. Sevgi, her iki taraf da özgür olduğunda güzeldir..
*Vehim ile Vesvese Arasındaki Fark Nedir?*
Bu iki hâl, zahiren birbirine benzese de; *mahiyet, menşe ve tesir bakımından* birbirinden farklı iki manevî arızadır. *Vehim Nedir?* *Vehim,* hakikatte hiçbir delile dayanmayan bir ihtimali; *aklî ve kat’î bir imkân zannederek* büyütmektir. Yani vehim, ekseriyetle *muhakeme hatasından* doğar. İmkân-ı vehmî, imkân-ı aklî ile karıştırılır; zayıf bir ihtimal, kuvvetli bir bürhan gibi görülür. > *“İmkân-ı vehmî, esassız olan ırk-ı taklidden tevellüd ile safsatayı tevlid ettiğinden... Muhakemesizlikten, kalbin za‘f-ı a‘sabından... ileri gelir.”* *_Asâr-ı Bedîiyye – 214_* Vehimde problem, *hakikatin aslını inkâr etmek değil,* onun *mahiyetini yanlış tasavvur etmektir.* Bir şeyin vücudu yakîn iken, vehim devreye girer; o yakîni bozmaz ama zihni bulandırır. > *“Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yoktur. Kat’î ilme şek katmaz.”* *_Sözler – 607 iktibas_* Vehimle mübtela olan kimse, meseleyi büyüttükçe büyütür; ehemmiyet verdikçe hastalık şişer. İlacı ise bilhassa *aldırmamaktır.* > *“Vehmî hastalığın... en müessir ilacı, ehemmiyet vermemektir.”* *_Lem’alar – 217_* Demek vehim; *aklın, muhakemeden uzak kalmasıyla* oluşur ve *akıl, mantık ve delil* ile izalesi mümkündür. *Vesvese Nedir?* *Vesvese* ise doğrudan doğruya *şeytanî bir desisedir.* Kalbin rızası dışında, irade harici gelen *tedâî-yi hayal ve tasavvur-u farazîlerdir.* Burada problem, fikrin gelmesi değil; *o fikrin sahibinin zannedilmesidir.* Şeytan, özellikle hassas ruhlara, *tahayyül-ü küfrîyi tasdik-i küfür zannettirir.* > *“Tahayyül-ü küfür dahi, küfür değil ve tasavvur-u dalalet de dalalet değil.”* *_Lem’alar – 75_*