Okuma alışkanlığıma dair bir öz eleştiri yapacak olsam, tiyatro oyunlarına pek yer vermemekle iyi ettiğimi söylerdim. Çünkü bu metinlerin anlaşılması istenilen noktalarına odaklanmaya çalışırken anlamdan fazlasıyla koptuğumu; kendimi yalnızca kelimeleri teker teker söylemekte efor sarf eden biri gibi görüyorum. Yakalayabildiğim kısımlar benimle kalıyor ancak çoğu bölüm silinip gidiyor hafızamdan. Haliyle sıkıcı bir zamana kendimi kapatıp yine de eseri bitirmeye uğraşırken buluyorum kendimi. Romanlarıyla oldukça canlı bir mücadeleyi izlediğim Gorki'nin Ayaktakımı Arasında oyununda hissettiklerimin bundan kalır yanı yoktu. Bu yüzden incelememin yazım yöntemini değiştirerek kitabın içinde kanlı canlı el sallayan alıntıları yerinden koparıp üzerine birkaç kelam etmeyi ve bu şekilde yazımı sonlandırmayı amaçlıyorum.
"Emek keyif veriyorsa yaşam da güzeldir. Ama emek zorunluluk olmuşsa yaşam da esarete döner." (sayfa:20)
Sosyalist devrimlerin sonucunda halkın isteklerine ulaşması, oldubittiyle gerçekleşmez hiçbir zaman. Zorunda kalınca açlıktan ölenleri de yazmıştır tarih; bozulmuş sinirlerle kurban verenleri de. Evine iki lokma ekmek götürebilmek kadar basit bir eylem için ayakları geri geri gidenleri, eğilip kalktıkça göz pınarlarını yakan terle boğuşmak zorunda kalanları hatırlatır bu söz. O dönemler severek bir işin peşinden koşmak, soylulara has bir yol olarak çizilirdi. Taşranın ise yaşamaya çalışmaktan başka bir şansı kalmazdı. Her gün doğumunda kulağa oldukça tanıdık gelen şey, paltolarını çürütecek şiddette soğuk sabahlar olurdu çoğu zaman, düzensiz yağmurların her tarafı çamur içinde bıraktığı, dikenli çalıların çakıl taşlı yollarda ezilip toza toprağa karıştığı yolların arasında yürüyen düzinelerce işçinin ayak sesleriydi.
"Ne yapsınlar onuru, vicdanı? Ne onur
Her insanın yaşamı içinde kazandığı deneyimlerden kurduğu nesnel veya öznel gerçeklikleri bulunur ve temellerini bu gerçekliklere dayandırarak ömrünü sürdürür. Yazarların dünyası, bu belirtilen bakış açısına göre pek bir farklılık barındırmaz. Yazında bu iki oluşumu yaratma ya da olduğu haliyle açıklamakta sorumluluk sahibidirler. Üslup denilen mantık da tam anlamıyla burada doğar. Mizahını, hicvini, fabl ya da şiirselliğini eserinde konuşturur. Aşamaları itibarıyla önce hayatta ne kazandığına bakar yazar. Bu kazandığına çeşitli anlamlar yükler. Deneyimlerine paralel içerikler düşünür, kurgular en sonundaysa karşımıza koyarak der ki: Size sahip olduğum gerçeklikten bir roman yarattım. Okuyup okumamaktan siz mesulsünüz.
Jack London akla geldiğinde, çoğu yazar gibi siyasetten felsefeye dinden iktisata kadar hemen hemen her konuda kendine has bir gerçeklikle halkın karşısına çıkmıştır. Sosyalizm dendiğinde modern anlamda ilk akla gelenlerden biri odur. Gemicilik serüvenlerini, kurtların ve köpeklerin dünyasını, boksun tahribatlı yanlarını göstermede kendi algısını oluşturmuştur. Onu okuduktan sonra, iki iskemle çekip sevdiğiniz biriyle karşılıklı denizi izlerken burnunuza gelen denizin kokusu yabancı gelmez artık. Bu kokuda yatan bir huzur, bu huzurun altında ona kavuşmak için verilen mücadeleler vardır. Zannımca onu bu kadar değerli kılan şey, dinledikçe insanı kahredecek nitelikte yaşamlara sahip insanların hayata tutunma biçimlerini, kenarda köşede saklı kalmış duygularına kadar görmesi ve okuyucularına sunmaktan sakınmamasıdır. Sakınmak diyorum çünkü pek çoğumuz için gerçekliğimizi insanlarla paylaşmanın tedirgin edici tarafları bulunur. Yüksek sesle söylendiğinde insanı çıplak hissettiren bir sırrın kulaktan kulağa yayıldığını; yargılamaktan keyif alan meraklı