Fuhuş, yüzyıllardır yaşamaya devam eden, başlangıcı ilk imparatorluklardan bugüne dek; farklı biçimlerde, farklı insanların aynı ağlarda benzer amaçlarla bir araya gelmesinden türemiş bir olgudur. Toplum içinde, dile getirilmesi dahi etik dışı bir tabu olarak görülen, halının altına itildiğinde kimseye bir zararı olmayacağı iddia edilen bir dünyadır. Kölelik ve cariyeliğin, kadın alım satımının yoğun olduğu Tanzimat öncesi ve sonrası dönemlerinde, bu dünya fazlasıyla romanların konularına yansımış, edebiyatın uçsuz bucaksız fikir yığınları içinde yazarlar tarafından kendine yer bulmuştur.
Fahişelik mesleği, dönem içi yazarların ortak görüşünce yoldan çıkan kadınların kaderlerinde yatan bir çıkmaz sokak olarak görülür. Yani onlara göre kadın; evinin işlerini bilmeyen, başında bir otoritesi olmadan sokaklarda tek başına gezip tozan, süslenmeyi ve öz bakımı sevip aynı zamanda paraya düşkün bir tutum içindeyse fahişe ruhludur ve bu yolda olmayı hak etmiştir. Dinin emirlerine son derece aykırı yaşam süren ve kaderlerini bu yolda tayin etmiş bu insanlar için değişim söz konusu değildir. Bir ahlaksız öyle doğmuş, yaşamış ve ölmeye ahlaksız olarak mecburdur.
Fahişelerin hayatına dair kaleme alınmış ve içinde dikkatimi çeken farklı yanlarıyla okudukça şaşırdığım bir kitap oldu Henüz 17 Yaşında. Ahmet Mithat'ın çok yönlü yazarlık tutumuna zaten öncesinde okuduğum romanları ile aşinaydım ancak bu eserinin konusunu gördüğümde şaşırmadan edemedim. Toplumun çirkin bir yüzü olarak görülen fuhuşun arka perdesinde yatan trajediyi gün yüzüne çıkarmayı, kimi kadınların zevku sefa sebebiyle değil zorunluluktan bu dünyanın içinde bulunduğunu göstermeyi amaçlayarak kaleme alınmış, dönemine nazaran oldukça ilginç bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Ki ele aldığı noktalar itibarıyla