Alemi uzaktan seyredince kuleler, konaklar,üzerinde koşan tavla tavla atlar, mayalı develer, yalçın dağlar, acı göller, Şahin Beyler, beylerin uzun elleri, körüklü çizmeleri ve de bağlanmış taşlarla salınmış köpekleri görünür. Bundan ibaret sanılan devranın derisinin altında asıl sahibin nehirden nabzı atar oysa. Çoğu zaman derinlere kaçar, kendi bile unutur nefsini. Sonra olmadık zamanda ve umulmadık anda öz magmasına rastlar. Için için kaynar, elini öteki elinin örsünde döver, göbeğini keser ve onu gömdükleri kabuğu zelzelelerle yırtarak yazısını yeniden yazmaya çıkar. Bütün iş çoğunluktadır. Bütün iş buğdayı yatıracak acı rüzgarı beklemek yerine fırtına olup esmeyi hatırlamaktır. Ehil bir el gelir, kazandaki süt taşına uzanır ve atar dışarıya. Süt taşar!
"Durmam," diye bağırdı, "insanlara söz ettirmem. Olmaz. Bir yerlerde bir şeyler kalmıştır. Durmam, vardır. Parlıyordur. Biz onu bulamıyorsak gücümüz yoktur. O parlak ışığı göremiyorsak, gözümüz içimizin karanlığındadır."
Umutların öldüğüne iyice inandığın bir anda insanlık, binbir yönden açan bir ışık-umut çiçeğiyle birden aydınlanıverir...
Dibs şimdi başı dik olarak karşımda duruyordu. İçinde derinlerde bir yerde, kendini güvende hissediyordu. Duygularının sorumluluğunu kazanıyordu. Nefret ve intikam duyguları bağışlamayla sonlanmıştı. Karmakarışık duygularını yoklarken, eline diken battıkça bir benlik kavramı geliştirmişti. Nefret edebilir ve sevebilirdi. Ayıplayabilir ve mazur görebilirdi. Duyguların değişebildiğini, dönüşebildiğini ve keskin köşelerini kaybedebildiğini yaşayarak öğrenmişti. Duygularını ifade etmek kadar sorumlu bir şekilde kontrol etmeyi de öğreniyordu. Bilgisi arttıkça, yeteneklerini ve duygularını daha yapıcı olarak özgürce kullanabilirdi.