Kitabın son sayfasından sonra kapağını kapatırken içimden “Belki Felsefe Taşı’nı bulmadım ama ben de bu sayede, bir o kadar değerli olan şeyi, kendi hazinemi buldum.” dedim.
Büyük farkındalık yaratan ve artık -baktığın her şeyi görmene- yardımcı olan bir başyapıt.
“Hazineye ulaşmak için işaretlere dikkat etmen gerekiyor. Tanrı, herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapman gereken, senin için yazdıklarını okumak yalnızca.”
...
“Hiçbir şey tesadüf değildir.” yargısını sonuna kadar destekleyen, Ruzly ailesinin ve Osman Hamdi Bey tablolarının sırlarını bulmaya çalıştığınız sırada kendinizi kaybedeceğiniz, Tarih ve genel kültür ile harmanlanmış, alışılmışın aksine, adeta bir tarih kitabına polisiye serpiştirilmiş hissiyatı veren kültür hazinesi bir kitap.
Öyle ki, tüm insanlığın asırlardır aradığı sırdan, büyük kitaplarda varlığını bildiren ‘Kutsal Sandık’ ve ona atfedilen birçok hikmetten çok daha fazlasıydı benim için.
Umarım, biz de bir gün gözümüzün önünde olan ama baktığımız halde bir türlü göremediğimiz bütün parçaları birleştirip, kendi yaşamamızın sırrını çözme şerefine nail oluruz..
“Yüzük kimdeyse Süleyman odur.”
Meryem, Cemal ve İrfan Kurudal. İşte koskoca 392 sayfalık roman, Türkiye’nin tarihini ve kültürünü yansıtan bu 3 güçlü ana karakterden oluşuyor.
3 farklı ana karakter ama tek bir ortak noktaları var o da kaçmak... Kaçmak ve mutluluğu bulmak.
Kimi namus davasından kaçıyor, kimi Doğu’da yaptığı askerlik görevinin kendisinde bıraktığı hasarlardan, kimi de kendisine artık yabancı gelen o zengin, şatafatlı hayattan...
2002’de yayımlanmış bu kitaba baktığımız zaman geçmişten günümüze gündemin hiç değişmediğini, Türkiye’de hep bir kadın’a şiddet konusunun var olduğunu görüyoruz.
17 yaşındaki Meryem’in hikayesi, Anadolu’nun bazı kesimlerinde ya da aynı gelenekleri taşıyarak büyük kentlere göç eden ailelerde görülen çarpık namus anlayışının kurbanlarının hikayelerinden sadece biri.
Ne ilk ne de son...
Uzun süredir “bir” günde okunacak kadar satırların el altında eridiği bir kitap okumamıştım.
Hissettirdiği duygu karmaşası ve hayatın gerçeklerinin suratınıza tokat gibi çarptığı “bir” günden bahsediyorum. İnsanlığın, aslında diğer tüm canlılardan üstün olması yerine ne kadar aciz ve canavar olduğu gerçekleri...
Ah Şengal Dağı’nın kaderi kara, kitabı kara yolcuları. Özgürlüğe kaçarken yaşadığınız onca acıya nasıl dayandı küçük kalpleriniz. Kaç cansız beden bıraktınız o Ezidilerin sığınağı olan dağdaki kayalık betonlar arasında. Kaç günahsız bebek, ağladığı için kaçan yolcuların yeri belli olmasın diye ölüme terkedildi o tepede...
Belki bu kitap sadece bir romandan ibaretti ama bu dünyada ölümden kaçıp ölüme varan kaç sığınmacı hikayesi var kim bilir! Müslümanlık adı altında kaç kan döküldü, kaç kelle koptu, cennetin vaat edildiği söylenerek kaç kız çocuğu onlarca yaşlı “Yardımsever Müslüman” adamların altında gençliğini söndürdü.
Belki bu kitap sadece bir romandan ibaretti ama bu dünyada sayısız Nergisler, Meleknazlar, Zilanlar olduğu sürece biz “insanlar” bütün bu acının sebebi ve olan bitenlerden bi’ haber şekilde, vahşi dünyevi açgözlülüklerimizle, bir canavar olarak hayatımıza devam edeceğiz.
Yargılanan bir inanç/bir düşünce uğruna , ölümden kaçarken hayatta kalabilmek için, uğradığı tecavüzlerin meyvesi, kendi sütünü, kendi avcuna sağıp beslenerek dağda hayatta kalmayı başarmış küçük kız çocuklarının hikayeleri var olduğu sürece hayatımdaki her şeyin önemsiz olduğunu ve biz insanlığın ne kadar zavallı bir topluluk olduğunu öğrendiğim “bir” gündü....
Ne acı!