Londra’nın sokakları boyunca yankılanan Big Ben’in her çanı, yalnızca saati bildirmez; bir bilinçten diğerine, bir geçmişten bugüne salınan ruhların sessiz adımlarını da haber verir. Virginia Woolf’un Mrs Dalloway adlı romanı, zamanın düz bir çizgi değil, iç içe geçmiş bir daire olduğunu fısıldar kulağımıza — hem Clarissa Dalloway’in partisinin olduğu o tek günde, hem de insan ruhunun bitmek bilmeyen iç yolculuğunda.
Clarissa Dalloway... Orta yaşında, zarafetin gölgesinde yürüyen bir kadındır. Lüks evinin perdelerinden içeri süzülen güneş gibi, geçmişin anıları da usulca zihnine sızar. Bir zamanlar kalbini çarpıtan Peter Walsh’ın Hindistan’dan dönüşü, içindeki sönmemiş kıvılcımı yeniden alevlendirir. Oysa Clarissa artık başkalarının gözünde bir ev sahibesi, bir eş, bir ‘hanımefendi’dir. Peki ya içindeki kırılgan genç kız? O hâlâ bir pencerenin önünde, rüzgarla titreyen tüller kadar hassas, yaşamı ve ölümü aynı anda düşünmektedir.
Ve Septimus Warren Smith... Bir başka sokakta, başka bir bilinçte, savaşın paramparça ettiği bir zihnin içinde kıvranır. Görünmeyen yaraları, doktorların anlayamadığı çığlıkları vardır. Karısı Rezia, onun yanında bir gölge gibi gezinir; sevdikçe kaybolan, yardım ettikçe uzaklaşan bir gölge. Septimus’un Clarissa ile yolları hiç kesişmez, ama Woolf’un dehası, onların iç dünyalarını öyle incelikle örer ki, birinin ölümü diğerinin varoluşuna ayna tutar.
Roman yalnızca karakterleri değil, nesneleri de konuşturur. Aynalar, pencereler, kapılar... Hepsi, iç ve dış dünyanın sınır bekçileri gibidir. Bir pencerenin ardında bekleyen hayat mı, yoksa içimizde yankılanan boşluk mu daha gerçektir?
Woolf’un bilinç akımı tekniği, geleneksel anlatının zincirlerini kırar. Olay örgüsünü bir kenara bırakır; yerine düşüncelerle örülü bir ağ kurar. Bu ağda mantık