Merve Uzun

Merve Uzun
@merveeuzun
Yaşamak dediğin biraz şiir biraz dua. Türkçe öğretmeni.
Türkçe öğretmeni
Yüksek Lisans
7 Ocak 1995
43 okur puanı
Aralık 2018 tarihinde katıldı
Puan vermedi·198 syf.··
2026 24. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 28 Mayıs 2026 02:06
J. D. Salinger – Çavdar Tarlasında Çocuklar J. D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanı, 16 yaşındaki Holden Caulfield’ın okuldan ayrıldıktan sonra New York’ta geçirdiği birkaç günü anlatır. Ancak romanın odağı olaylardan çok Holden’ın zihni ve dünyayı algılayış biçimidir. Bu yönüyle klasik bir olay örgüsünden ziyade karakter çözümlemesi olarak ilerler. Holden çevresindeki insanları sık sık “sahte” olarak tanımlar; yetişkinlerin kurduğu düzeni yapay ve samimiyetsiz bulur. Bu tavır ilk bakışta güçlü bir bireysellik ve eleştirellik gibi görünse de, aynı zamanda yönsüzlük ve içsel bir dağınıklık hâliyle birlikte ilerler. Holden özgür gibi görünse de aslında belirgin bir yön duygusundan yoksundur; bu sınırsızlık hissi onu bir anlamda korumak yerine dağıtan bir unsura dönüşür. Roman bu açıdan, sınırsızlığın ve rehbersizliğin ergenlik döneminde bireyi nasıl savurabileceğini de gösterir. Holden’ın herkesi eleştirmesi, aynı zamanda ergenlik dönemine özgü bir benmerkezcilik olarak da okunabilir. Kendi acısını merkeze aldığı için başkalarının yaşantısının karmaşıklığını çoğu zaman göremez. Bu durum onu hem çevresine karşı daha sert hem de daha yalnız bir karakter hâline getirir. Öte yandan Holden, içinde bulunduğu toplumun onu “bozduğunun” ya da en azından şekillendirmeye çalıştığının farkındadır; bu farkındalık onun tepkisini daha da keskinleştirir. Romanın önemli arka planlarından biri Pencey Prep okuludur. Bu kurum yalnızca bir eğitim alanı değil, aynı zamanda dönemin başarı anlayışını, disiplinini ve ayrıcalıklı sosyal çevresini temsil eder. Holden’ın burada da kendine ait bir yer bulamaması, yalnızca bireysel bir uyumsuzluk değil, toplumsal kalıplarla yaşadığı çatışmanın da bir göstergesidir. Bu noktada roman, Amerikan Rüyası üzerinden de okunabilir. Başarı,
Çavdar Tarlasında ÇocuklarJ. D. Salinger · Yapı Kredi Yayınları · 202171,2bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Nun Masalları
8/10
·160 syf.··
Beğendi
·
2018 21. kitabı
Nun Masalları Nazan Bekiroğlu’nun ilk eseri olan Nun Masalları,yazarın edebiyat dünyasına güçlü bir giriş yaptığı önemli bir yapıttır. Eserde yer alan öyküler ilk olarak Dergâh dergisi’nin dizisinde yayımlanmış, ardından 1996 yılında kitaplaştırılmıştır. Yazar, dergideki yayımlanma sırasının tersini izleyerek metinleri yeniden düzenlemiş ve bütünlüklü bir eser ortaya koymuştur. Eser, Osmanlı atmosferi içinde kader, hayat ve insanın varoluşuna dair derin meseleleri ele alır. Kitaptaki hikâyeler birbirinden bağımsız görünse de tasavvufi ve metafizik bir bakış açısıyla ortak bir anlam dünyasında birleşir. Bu yönüyle okuyucuya doğrudan bir olay örgüsü sunmaktan ziyade, sezgisel ve duygusal bir okuma deneyimi yaşatır. Nun Masalları,postmodern anlatım özellikleri taşıyan bir eserdir. Geleneksel roman yapısından farklı olarak belirgin bir olay örgüsüne bağlı kalmaz. Anlatıcı sürekli değişir; kimi zaman bir hattat, kimi zaman bir yazar, bir padişah ya da bir cariye olarak karşımıza çıkar. Bu çok katmanlı anlatım, eserin zenginliğini artırırken okuyucuyu metnin içine çeker. Eserin adı da derin bir anlam taşır. “Nun” harfi tasavvufta başlangıcı ve kalemi simgeler. Bu nedenle masallar aracılığıyla anlatılan hikâyelerin, varoluşun özüne dair bir yolculuk sunduğu düşünülebilir. Yazarın akademik kimliği, eserin kurgusunda ve anlatım tekniklerinde kendini açıkça hissettirir. Halide Edip Adıvar ve Şair Nigâr Hanım üzerine yaptığı akademik çalışmalar, onun edebiyat geleneğine hâkimiyetini gösterir. Bu birikim, Nun Masalları’nda hem teknik ustalık hem de içerik derinliği olarak kendini hissettirir. Dil ve üslup açısından bakıldığında eser, şiirsel ve zarif bir anlatıma sahiptir. Kısa olmasına rağmen yoğun bir anlam dünyası barındırır. Bu nedenle Nun Masalları, “ne anlatıyor?”
Edebiyat
Nun MasallarıNazan Bekiroğlu · Timaş Yayınları · 20213,256 okunma
Puan vermedi·238 syf.··
2019 2. kitabı
·
Puslu Kıtalar Atlası İnsan bilgiyi ve aklı mutlaklaştırdığında Tanrı rolüne soyunur; bu da onu kurtarmaz, düşürür. Tarihin birçok döneminde insan yaşar bunu. Puslu Kıtalar Atlası, daha ilk sayfalarındaki Eski Ahit göndermeleri, kozmik düzen–boşluk–varlık ve yaratılış çağrışımlarıyla okuru yalnızca bir hikâyeye değil, bir düşünce alanına davet ediyor. Düşen yıldız ve kibirli varlık anlatıları, daha baştan romanın ana izleğini fısıldıyor: bilgi, güç ve düşüş. 17. yüzyıl Osmanlı dünyası Evliya Çelebi tadında, meddah sesli, tatlı ve ironik bir üslupla kurulurken; sokak, tekke, liman, dilenciler ve tuhaf zümreler aracılığıyla gündelik hayat biraz efsanevi, biraz gerçekçi bir atmosferle canlanıyor. Karakterler sadece kişi değil, aynı zamanda tutum: Uzun İhsan Efendi şahit olan bilgeyi, Bünyamin arayan insanı, Ebrehe ise mutlaklık iddiasına kapılan aklı temsil ediyor. Postmodern yapının en keyifli tarafı da burada beliriyor: hiyerarşiler ters dönüyor, beklenmeyen kişiler yardım ediyor, önemsiz görünen karakterler kritik roller üstleniyor. Bu bilinç kırma tekniği, okuru sürekli tetikte tutuyor ve metnin kurmaca olduğunu hatırlatarak anlatıya ikinci bir derinlik katıyor. Yazarın metin içine kendine gönderme yaptığı anlar da bu oyunu daha görünür kılıyor. Roman boyunca uğursuzluk sayılan motifler, alametler ve ters işleyen düzen imgeleri; hem şeytan anlatılarına hem de klasik seyahatname geleneğine ince bağlarla bağlanıyor. En çarpıcı yönlerden biri ise güce ve iktidar tutkusuna yöneltilen eleştiri. Gücün büyüsü kadar çürümesini de görüyoruz. Sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki iktidar arzusu çoğu zaman erdem değil, zayıflık doğuruyor. Bu yüzden Ebrehe’ye bile yer yer üzülmemek zor — kibirin insanı nasıl bir sona sürüklediğini görmek acı ama öğretici. Başarılı ve keyifli bir
Edebiyat
Puslu Kıtalar Atlasıİhsan Oktay Anar · İletişim Yayınları · 202467,7bin okunma
9/10
·480 syf.··
2026 1. kitabı
·
32 günde okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2026 03:46
Jane Austen, Emma (Kitaptan alıntılar içermektedir.) “Aşk mutluluğumuz için elzem olan kişidir.” Bu cümleyi Emma’yı bitirdikten sonra daha sakin, daha az iddialı ama çok daha sahici bir yerden kurdum. Emma, benim için bir aşk hikâyesinden çok, insanın kendi duygularına ne kadar hükmedebildiğini sorgulayan, sessiz ama çok güçlü bir farkındalık romanı oldu. Romanın başında 21 yaşında olan Emma Woodhouse; zeki, ayrıcalıklı ve kendinden fazlasıyla emin. Başkalarının duygularını doğru okuduğuna, hatta onların kaderlerini “iyilik” adına şekillendirebileceğine inanıyor. Austen bu özgüveni yüceltmiyor; tam tersine, iyi niyetin kibirle birleştiğinde ne kadar incitici olabileceğini sabırla açığa çıkarıyor. Kadınların evlilik ve aşk karşısındaki tereddüdüne dair şu satırlar, romanın daha başında bile ciddi bir bilinç taşıyor: “Genel bir kural olarak şuna inanırım ki Harriet, eğer bir kadın bir erkeği kabul edip etmemesi gerektiği konusunda şüphe duyuyorsa kesinlikle onu reddetmelidir. ‘Evet’ demekte tereddüt ediyorsa doğrudan ‘Hayır’ demelidir. Şüpheli duygularla, yarım gönülle girilecek bir durum değildir bu.” (sayfa 51) Erkeklerin reddedilmeye dair yanlış bir algısını anlatan şu cümle ise metni şaşırtıcı biçimde bugüne taşır: “(…) erkekler bir kadının evlenme teklifini reddetmesini her zaman akıl almaz bulur. Erkekler bir kadının ona teklif yapan herkese hazır olduğunu sanır.” (sayfa 60) Emma’nın yaşamında asıl sınavı ise başkalarıyla değil, kendi sezgilerine olan aşırı güveniyle olur. Yanıldığını fark ettiğinde, Austen bunu sert ama çok dürüst bir dille ifade eder: “Akılalmaz bir kibirle herkesin duygularını tahmin ettiğine inanmıştı; affedilmez bir küstahlıkla herkesin kaderini çizmeye kalkışmıştı.” (sayfa 427) Aşk, romanda ince ince hayatın içinden ama o dönemin
Edebiyat
EmmaJane Austen · Can Yayınları · 201814,1bin okunma
Zamanın Nabzı: Mrs Dalloway
Puan vermedi·200 syf.··
2025 6. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 19 Temmuz 2025 16:00
Londra’nın sokakları boyunca yankılanan Big Ben’in her çanı, yalnızca saati bildirmez; bir bilinçten diğerine, bir geçmişten bugüne salınan ruhların sessiz adımlarını da haber verir. Virginia Woolf’un Mrs Dalloway adlı romanı, zamanın düz bir çizgi değil, iç içe geçmiş bir daire olduğunu fısıldar kulağımıza — hem Clarissa Dalloway’in partisinin olduğu o tek günde, hem de insan ruhunun bitmek bilmeyen iç yolculuğunda. Clarissa Dalloway... Orta yaşında, zarafetin gölgesinde yürüyen bir kadındır. Lüks evinin perdelerinden içeri süzülen güneş gibi, geçmişin anıları da usulca zihnine sızar. Bir zamanlar kalbini çarpıtan Peter Walsh’ın Hindistan’dan dönüşü, içindeki sönmemiş kıvılcımı yeniden alevlendirir. Oysa Clarissa artık başkalarının gözünde bir ev sahibesi, bir eş, bir ‘hanımefendi’dir. Peki ya içindeki kırılgan genç kız? O hâlâ bir pencerenin önünde, rüzgarla titreyen tüller kadar hassas, yaşamı ve ölümü aynı anda düşünmektedir. Ve Septimus Warren Smith... Bir başka sokakta, başka bir bilinçte, savaşın paramparça ettiği bir zihnin içinde kıvranır. Görünmeyen yaraları, doktorların anlayamadığı çığlıkları vardır. Karısı Rezia, onun yanında bir gölge gibi gezinir; sevdikçe kaybolan, yardım ettikçe uzaklaşan bir gölge. Septimus’un Clarissa ile yolları hiç kesişmez, ama Woolf’un dehası, onların iç dünyalarını öyle incelikle örer ki, birinin ölümü diğerinin varoluşuna ayna tutar. Roman yalnızca karakterleri değil, nesneleri de konuşturur. Aynalar, pencereler, kapılar... Hepsi, iç ve dış dünyanın sınır bekçileri gibidir. Bir pencerenin ardında bekleyen hayat mı, yoksa içimizde yankılanan boşluk mu daha gerçektir? Woolf’un bilinç akımı tekniği, geleneksel anlatının zincirlerini kırar. Olay örgüsünü bir kenara bırakır; yerine düşüncelerle örülü bir ağ kurar. Bu ağda mantık
Edebiyat
Mrs. DallowayVirginia Woolf · İletişim Yayınları · 20215,9bin okunma