Duygusal yük, insanın görünmeyen ama en ağır taşıdığı bavuldur. İçine ne koyduğunu çoğu zaman hatırlamazsın bile; ama omuzlarının neden ağrıdığını bilirsin.
Bazen geçmişten yarım kalmış cümlelerdir bu yük. Söylenmemiş özürler, sorulamamış sorular, zamanında ağlanamamış gözyaşları… Hepsi sessizce birikir. İnsan hayatına devam eder, güler, konuşur, çalışır; ama içinde hep küçük bir ağırlık merkezi kayması vardır. Sanki ruhu biraz öne eğik yürür.
Duygusal yükün en tuhaf yanı, çoğu zaman onu taşımayı bırakmanın suçluluk hissettirmesidir. Sanki bırakırsan unutmuş olursun. Sanki hafiflersen vefasız olursun. Oysa bazı duygular taşınmak için değil, yaşanıp geçmek için vardır. Ama biz onları hatıra gibi saklarız, sonra da neden yorulduğumuzu merak ederiz.
İnsan bazen yükünü azaltarak değil, onunla konuşarak hafifler. “Seni görüyorum” dediğinde bir anıya… “Bu beni hâlâ acıtıyor” dediğinde bir hayal kırıklığına… İşte o zaman yük, sert bir taş olmaktan çıkar, elde tutulabilir bir şeye dönüşür.
Belki de duygusal yük tamamen bırakılacak bir şey değildir. Belki o, yaşadığımızın kanıtıdır. Ama onu sırtımızda değil, avuçlarımızda taşıyabildiğimiz gün… işte o gün gerçekten hafifleriz.