Terbiye demek herhangi bir mahlukta yaradılıştan mevcut olmayan bir şeyi ona tehditle, dayakla, işkenceyle zorla öğretmeye çalışmak demektir. Bunun için terbiye, medeniyet hilekârının yüzümüze sürmeye çabaladığı bir sahtekarlık yaldızıdır. Hepimiz görünüşte medeni, fakat içimizde bir türlü değişmeyen mizacımızla yaratılmış insanlarız.
Bugüne kadar gelen geçen filozoflar, felsefeler, türlü türlü terbiye usulleriyle neyi başardılar? Ortadan kaç hırsız, kaç cani, kaç zinacı eksildi? Çünkü fiilde samimiyet yok. Hükümetler görünüşte ne şekil alırlarsa alsınlar insanlara hâlâ efendisine gelir getirmek için yetiştirilen zavallı bir ayı terbiyesi veriliyor. İşte onun için insanı da hayvanı da kendi ilkel vahşetindeyken severim. Çünkü yaradılışlarına hile katılmayanlar ancak onlardır. İnsanın doğal hâli terbiyesizliğidir. Bizi ayıplarlar, bize gülerler, bizi kanuna çarptırırlar falan... Bu tür korkularla terbiyeli görünüyoruz. Bu sosyal endişeleri kaldırınız. Hepimizin nasıl arsız, hayâsız, hırsız, vicdansız olduğumuz derhal meydana çıkar. Falcı olmaya gerek yok.
Kime ne kattığını asla tam bilemezsin; fakat kimden ne aldığının ağırlığını da bir kibir gibi taşıyamazsın. Dokunduğun her ruh, farkında olmadan hayatının dokusuna işlenir. Sonra bir bakarsın, kilometrelerce öteye gitsen bile mutsuzluğunun hesabını sana bağlayan gölgeler peşini bırakmamış. Aynı düşünceler, aynı hissizlikler, sanki görünmez bir orta noktada buluşmak için sözleşmiş gibi.
Düşüncelerin, bir fabrikanın dumanı ardındaki sise ne kadar saklanabilir ki? Herkes “mutsuzsun” dediğinde mi fark ettin ruhunu sorgulamaya başladığını?
Benden sana bir parça düşmesin istiyorum. Mutsuzum… Yalnızım. Kimseyle bakışarak konuşamıyor gibiyim artık. Bakışlarımda bir gurursuzluk, gözlerimde anlamsız bir buğuluk var.
Neredesin be? Saçma anların kahramanı, canım çocukluğum…
Neredesiniz o denizli şehrin sessiz insanları?
Bir batağa saplandım; çıkmam uzun olacak.
Bazen ah diyorum durmadan, şimdi ben ahlatın başında, otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
Istedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki vereyim.
Her istediğimi verdim.
Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı tam vermekten başka.
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.
…………..
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde
yaşamışım meğer yıllarca.
Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
…………
Kaderden kaçılmaz.
Hayatıma hayat diyemem artık.
Sarı yazgım her sonbahar onu