Sırtımda, hemen dağ! Dibimde, gün batımında çakalların sesi duyulan vadi! Orada, uzaklarda denizi görüyorum, daracık denizimi, ufka doğru dar ve uzun bir yol gibi uzanan denizi!
Ben de ayaklarımla düşünürüm. İster istemez yollarda iz bırakıyorum. İnsanın ayaklarıyla dövdüğü ve başına doğru çıkan düşünceler insanı rahatlatır, canlandırır, başından ayaklarına doğru inenler ise hantallaştırır, cesaretini kırar.
Kayanın üzerinde birlikteyken Tanios'a şunu söyledim: Eğer önündeki kapılar bir daha yüzüne kapanacak olursa, hayatının sona ermediğini düşün. Sona eren şey yalnızca hayatlarının birincisidir ve diğeri başlamak üzere sabırsızlanmaktadır. O zaman bir gemiye bin, seni bekleyen bir kent vardır.
Keşk sözcüğü kesinlikle bir takma ad değildi; yoğurt ve buğdaydan ekşi ve koyu bir çorbayı belirtiyordu. Bugün de hâlâ rastlanan en eski mutfak kültürü eserlerindendi. Kfaryabda da yüz yıl önce, bin yıl önce, yedi bin yıl önce nasıl pişiriliyorsa bugün de öyle pişirilmektedir. Keşiş İlyas, Dağlılar Tarihçesi'nde yerel âdetlerden söz ederken bundan çok sık bahseder. Hafifçe ufalanan buğdayın, birkaç gün boyunca büyük toprak Çömlekler içinde “sütü emmesi” gerektiğini ayrıntılarıyla anlattı. “Böylece yeşil keşk denilen hamur elde edilir. Çocukların bayıldığı bir hamurdur bu. Hamuru sekilere, tabaklanmış koyun postunun üzerine, kurusun diye sererler; sonra da kadınlar elleriyle toplayıp ovalayarak ufalar ve elekten geçirerek elde ettikleri beyaz tozu çuvallara doldurup kış boyu kullanırlar.” Sonra da çorba yapmak için, kaynar suya dolu dolu birkaç kepçe atmak yeterli olur.