Bazılarının sandığı gibi Avrupa, Türkiye’yi dışlamıyor; geleceğin Türkiyesiz olmayacağını biliyor. Ancak Türkiye’yi pazarlıkta yüksek bedel ödemeye zorluyor. Bu bedelin bir sınırı var ve bedel ödememek için toplum, siyasiler ve medya ortak bir strateji ve üslup izlemeli.
12 Eylül 1980 darbesi siyasi hayatı bütün organları ve anayasal düzeni ile altüst etmiştir. Bugün 30 yıl sonra, darbecileri yargılamaktan söz ediyorlar. Yüzde 92 rey ile 1982 Anayasası’nı kabul eden bir toplumda, bu gayretkeşliğin çok ciddiye alınması mümkün müdür? Unutmayalım, darbelerden ve her türlü otoriteden çok daha fazla çekinen ve çok daha eğitimsiz 1961 toplumu bile o zamanki anayasaya yüksek bir oranda ret oyu verecek cesareti göstermişti. Demek ki kabulde bazılarının tekrarladığı “korku” motifi çok geçerli değildir.
Halkın önemlice kısmı okuma-yazma bilmiyordu. Sık sık birtakım orta yaşlı köylü erkek ve kadınların hatta başörtülü şehirli hanımların dahi, “Çocuğum falan yere giden otobüs şu mu?” diye sorduklarını bilirim.
3 Mayıs 1944’te tevkif edilen Turancılar, İsmet Paşanın meşhur nutkuyla kendilerini pek iyi bir geleceğin beklemediğini anlamışlardı. Gerçi pek öyle olmadı, onlardan bir müddet sonra tevkif edilen solcular daha kesin bir şekilde kenara itildiler. Ama doğrusu DP’nin de iktidarın ilk yıllarında Milliyetçiler Derneği’ni kapatması düzenin kendi içinde tutarlı bir çizgisi olduğunu göstermektedir. Çok tenkit etmeyelim. Bu çizgi o günün üretimi düşük, kırsal Türkiye'sini muhtemelen ayakta tutacak tek yoldu. Hiç şüphesiz Türkiye’nin aydınları hangi tarafta olursa olsun, benzer şekilde darbeyi yemişlerdir; üstelik birbirleriyle kavgaya devam etmişlerdir.
Ermeni sorunu alevlendikçe bütün siyasiler, memurlarımız, okumuşlarımız arşivperver kesiliyor; dışarıda da Ermeni diasporası “Türkler arşivleri kapatıyorlar, açmıyorlar” diye kıyamet koparıyorlar.