Bir dünyanın eşiğindesin. Eğilip eğilip bakıyorsun. Özlemlerin, hasletlerin hasılı her şeyin arkada kaldı. Kalacak, unutulacak. Güçlenen, süren önündeki dünya...
Kürtler der ki, kendini tanıyıncaya kadar, ömrünü tüketti. Şimdi tükenen ömrümde, artık gece gündüzleri, ay ve yılları saymıyorum. Artık ne günlerin getirdiği kuşku, tereddüt ve acelecilik umrumda, ne de hayata ait düşler, hayaller arzular. Güçlü bir kar kümesinin, bulunduğu kayalardan çıg olup kopması ve dipsiz vadilere doğru kayması gibi, ben de kendimi zamanın zincirlerinden kurtarmış, geçmişimin hayal ve düşlerinin bulunduğu vadiye doğru yuvarlanıyorum.
Ancak beş para etmez hayatımın bütün bu ders ve tecrübelerine rağmen, iki şeye anlam veremedim: Bu kanlı Mezopotamya'nın esareti niçin bu kadar sonsuz, derin ve köklüdür? Niçin Mezopotamya insanı her zaman gaddar darbelerle yıkılıyor? Esaret niçin bu kadar sonsuzdur burada? Anlamadığım diğer şey de şu; Bu kadim ve mukaddes diyar, niçin bu kadar kin ve nefretle yoğrulmuş? Dicle ve Fırat havzasında yaşayan insanlar, neredeyse hepsi aynı esaretin zincirleriyle bağlı olmalarına rağmen, niçin bu kadar birbirlerine düşman, niçin birbirlerine karşı bu kadar acımasız?