Hayatta kalmak bazen yaşamak değildir; ama yine de nefes almak, bir direniştir.
Yaşamak’ın ilk sayfalarında, o baba figürüne ısınamadım. Zalimliği, sorumsuzluğu, bencilliği beni öyle itti ki… Onunla bir bağ kuramadım, yaşadıklarına üzülmek de kolay olmadı. Hatta kitabı yarım bırakmayı bile düşündüm. Çünkü herkesin bu kitabı yere göğe sığdıramayışını anlamamıştım. Ama sayfalar ilerledikçe, yazar yavaş yavaş kendini gösterdi. Hikayenin derinliği, o sıradan insanların acıları bir anda içime oturdu. Bir zamanlar kibirli, hoyrat, umursamaz bir adamın; kayıpların ardından nasıl yavaş yavaş insana, hatta ‘merhamete’ dönüştüğünü görmek çok ağır ama bir o kadar da gerçekti.
“İnsan yaşamak için yaşar, başka hiçbir neden yoktur.” diyor. Aslında bu hikaye bir adamın değil, insanlığın hikayesiydi. Acının, yoksulluğun, kaybın bile bir onuru var burada. Her şeyi kaybettikten sonra bile, yaşamaya devam etmenin bir anlamı.
Kitabın ikinci yarısında sevdiğim karakterler oldu. Onların umutla, inatla, sessizce hayatta kalışları kalbimi parçaladı. En çok da yaşayamadıklarına kahroldum… Çünkü hayatta bazen ölmüyorsun sadece yavaşça eksiliyorsun.
Savaş geldi, açlık geldi, kayıplar geldi. İnsanlar yaşamakla sürünmek arasındaki o ince çizgide yürümeye başladı. Hastalıklarının ilacı olmadığına sevinen insanlar var bu kitapta. Çünkü asıl zehir, ilaç olsaydı onu alacak paraları olmayacağı gerçeğiydi.
İşte tam orada Yu Hua’nın anlatmak istediği gerçeği bütün çıplaklığıyla gördüm: Yoksulluk, bazen yalnızca açlık değil; umut etme hakkının bile elinden alınmasıdır. Zaten kendisi de “Yoksulun derdi, iyileşememek değil; iyileşmeye gücü yetmemektir.” diye yazmış kitapta.
Kitaptaki en sarsıcı anlardan bir diğeri ise, küçük çocuğun, valinin karısı için kan verirken ölmesiydi. Bir çocuğun kanı, bir