Kadınının yeri yuvasıdır. Kadın bu yuvada Elláh’ın irâdesine uygun aslî hüviyyet ve hakíkati içinde kendini bulur. Çirkinleşmemiş, yoldan sapmamış, bataklığa düşmemiş ve yüce Yaratıcının onun tabîatına uygun olarak ta’yîn ettiği vazífenin háricine çıkıp didinip durmamış olarak kendini bulur. İslâm, áile yuvasına gerekli havayı sağlamak ve içindeki yavruların en iyi vasıfta yetişmelerini te’mîn etmek için geçimi erkeğin omuzuna yüklemiştir. Çoluğun çocuğun geçimini te’mîne çalışmak, áile reîsi olan erkeğe farz kılınmıştır. Henüz tüyü bitmemiş tâze yavrularına, kalb huzúru ile, sükûn ve emniyyet içinde bakıp yetiştirmek için çaba sarf etmek, zamân harcamak anaya áiddir. Bu imkâna sáhib olan ana; evi düzenleyecek, yuvaya güzel koku ve ferahlık getirecektir. Kazanç peşinde koşup yorulan, işinin ağırlığı altında bunalıp kalan, belirli mesâí sâatlerine bağlı olarak çalışmak súretiyle tâkattan kesilen bir kadın… Böyle bir kadının, toplumca özlemi çekilen tatlı havayı ve güzel kokuyu eve bahşetmesi mümkün değildir. Evinin háricinde çalışan kadınların evlerinde otel ve hán havâsından başka bir şey bulunmaz. İdeal evde hissedilen o tatlı kokuya, o biçim evlerde rastlanmaz. Evin hakíkatını ancak ev hánımı olan kadın meydâna getirir. Evin mis gibi kokusunu ancak öyle hánımlar sağlar. Evde görülen sevgi ve şefkat tezáhürlerini de vasıflı analar te’mîn eder. Bütün vaktini, güç ve tâkatini ev háricindeki işte harcayıp tüketen bir kadın, bir zevce veyâ bir ana, o eve ağırlık ve bezginlikten başka hîçbir hayır getiremez.
Nasârâ ulema-yı benâmından İbnü'l-Alâ, bi'setten ve peygamberi görmeden evvel haber vermiş. Sonra gel-miş, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş, demiş: وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ لَقَدْ وَجَدْتُ صِفَتَكَ فِي الْإِنْجِيلِ وَبَشّ بِكَ ابْنُ الْبَتَولِ Yâni: "Ben senin sıfatını İncil'de gördüm, îman ettim. İbn-i Meryem, İncil'de senin geleceğini müjde etmiş."
Reklam
Deve kuşuna demişler, “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp, “Ben deveyim.” demiş, uçma-mış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışa-rıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler, “Madem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanat-larını açıvermiş, “Ben kuşum.” demiş, yükün zahmetin-den kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi, kâfir, Kur’ân’ın semâvî ilânâtına kar-şı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona de-nilse, “Madem mevt ve zevâli, bir idam-ı ebedî biliyorsun, kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur’ân’ın umumî vech-i rahmet ve şümûllü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt idam değil, ihtimal bekâ var.” Veyahut deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın!
"Paşa Hazretleri," diye söze giriyor Çelebi Cemalettin Efendi, odada yalmz kaldıklarında Mustafa Kemal' e soruyor: "Cesaretiniz ve basiretli iradeniz sayesinde Türk milletinin düşmanlarını kahredeceğine inanam sonsuz. Yüce Allah'ın mil-letimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet'in ilanını düşünüyor musunuz?" Mustafa Kemal Cemalettin Efendi'nin elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi: "O mutlu günün ilanına kadar, aramızda kalmak şamy­ la, evet Çelebi Hazretleri." (Celalettin Ulusoy-Haydar Ulusoy, Cemalettin Efendi'nin Müdafaa Risalesi, s. 11, panelde aktaran Ali Rıza Aydın, Kasım 2010) Sivas Kongresi sonrasında Mustafa Kemal 23 Aralık 1919'da Hacıbektaş'a gidiyor, o sırada üç-dört milyona ulaş­ mış Alevilerin gözünün içine baktığı Çelebi Cemalettin Efendi ile görüşmek üzere. Cemalettin Efendi Osmanlı'nın çöktüğünü görüyor, Kurtuluş Savaşı'na inanıyor. Birinci Dünya Savaşı'nda Ruslar Doğu' da bazı illerimizi işgal ettiğinde, oluşturduğu gö-nüllü alaylarla 1915-16' da Ruslara karşı savaşıyor.
Sayfa 276 - Kırmızı kedi yayınları 2017
Araştırma-İnceleme-Siyaset-Politika
'Kader'miş, öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru Belanı istedin, Allah da verdi, doğrusu bu Kader, şerâiti mevcut olup da meydanda Zuhura gelmesidir mümkinâtın a'yanda Mehmed Akif
Sayfa 9·Kitabı okudu
1000Kitap
Açlık İştah
Doğrusu bedenimizdeki fazla kiloların da bir israf türü olduğu gerçeği pek de göz önünde tuttuğum bir düşünce değildi. Ta ki mayıs ayında Philadelphia'da 165'incisi gerçekleştirilen Amerikan Psikiyatri Birliği toplantısında duyduğum bir sözün peşine düşene kadar. Orada duyduğum bir cümle, dimağımda yeni bir yol açtı. Genelde böyle olur, sarf edilen bir ton lafın arasından sadece bir cümle şimşek gibi çakar zihnimde, bir şeyler aydınlanır birden bire. Öyle sırtımda gerekli gereksiz bütün bilgileri yüklenip dönmem toplantılardan. Obezitenin kognitif terapisiyle ilgili bir paneldeydim. Konuşmacılardan biri, kilo sorunu yaşayan kişilerin "gerçek açlık hissi" ile "yeme arzusu" ya da "can çekmesi"ni ciddi şekilde birbirine karıştırdıklarını söyledi. Bu kavramlaştırma bana hiç de yabancı değildi. Bunu daha önce bir yerde okumuştum, ama nerede? Düşündüm taşındım, hafızanın derinliklerinden bir türlü yüzeye çıkmadı o bilgi, gömülü kalmıştı orada. Türkiye'ye döndüm. Said Nursi'nin 1921 yılında yazdığı "Lemeat" isimli eseri okurken, gözlerim fal taşı gibi açıldı. Daha sonra yazdığı "İktisat Risalesi"nin de çekirdeğini teşkil edecek olan, "Zâika (tat alma duyusu) telgrafçıdır; telziz (lezzetlenmek) ile baştan çıkarma" başlıklı bölümde tam da toplantıdaki kavramdan söz ediliyordu. Obezitenin kognitif terapisiyle ilgili son zamanlarda adından sıkça söz ettiren Judith Beck'in daha önce görüp de içeriğini pek beğenmediğim "Beck Diyet Çözümü: Düşüncelerinizi Kilo Vermeye Odaklayın," isimli kitabını aldım bir koşu. İnsanın yeme içmeyle ilişkisinde tat alma, koku ve görme duyusunun önemini yazan Zamanın Bedii, "Rezzâk-ı Hakikî"nin rızıkları en güzel biçim ve formda, enva-i çeşit tat ve kokuda yaratarak, muhtaçlar için cazip hale getirdiğini söyler. Ayrıca tat, koku ve görme duyusu
Kapı Yayınları 1.baskı
İnsan
Reklam