Osman gazi, Edebali’nin malikanesi misafir olmuştu .gece bir rüya gördü: şeyhin kuşağından çıkan bir ay Osman’ın bağrına girdi. Delikanlının göbeğinde hemen bir ağaç bitti, süratle büyüyüp dalbudak saldı, daldır canı kapladı; dağlar, ormanlar, Irmaklar, kasabalar, tarlalar, bağlar, bahçeler gölgesi altında kaldı. Dağlardan çağlayan sular iniyordu.
Ölümün ev sahibi olduğu bir dünyada, bize düşen görev misafir gibi davranmaktır. İnsanın bu dünyada misafir olduğunu bilmesi, dünyaya ait olanla arasına mesafe koymasını sağlar. Sahiplenme duygusunu kısıtlar, olanla yetinmesine imkân verir. Sahiplenme duygusuyla değil, emanet duygusuyla hareket eder.
Hz. Ali (ra) Efendimiz'in buyurduğu gibi davranır:
"Yapman gereken hayırlı işleri yarına bırakma.
Bakarsın yarın olur da sen olmazsın."
Ne oldu çocukluğum?
Köşelerinde nefes nefese konuştuğum
Odalar?
Ortalarında tahta at koşturduğum
Geniş sofalar?
Sofalarda gizli köşelerim, gizli yerlerim?..
Hani benim kurşun askerlerim?
Bir oda içinde kurduğum şehir,
Geçtiğim nehir?..
Hani benim hayallerim, emellerim,
Suya girince balık sandığım ellerim? Bir leğende bir deniz gören ben.
Bir legende bir Çin'e varan yelken?
Beni ufuklardan ufuklara götüren,
İçine binmeden bindiğim tren?
Hani benim sevgilerim, kinlerim,
Yüzünde yüzümü gösteren potinlerim?
İçine girmeden girdiğim ev gibi,
Yüzünü görmeden gördüğüm misafir?..
Ah ne beyazdı yelkenim
Ne güzeldi ellerim benim!
Ne ufaktı potinlerim.
Ne minikti ellerim benim!..
Nerdesin çocukluğum,
Ufaklığım nerdesin?
Bir metrede bin metre koşan tahta atım.
Bir metrede bir dünya gören saltanatım,