On on beş günde bir götürürler beni yine o hengâmeye. Bir-kaç gün misafır olurum düzenlerine. Voltaya da çıkarım o zamanlar da. Gökyüzüne bakmamaya çalışırım, utanmasın diye. Ya da ben kendimden utanmayayım diye. Ayakları bir tuhaf oluyor insanın, kendinden bir parça değilmişler gibi. Onlarında hafızası var sanki bakakalıyordum yürüyüşlerine. Nasıl bir koşmak arzusu duyuyorlar bir bilseniz! Hızlı hızlı dolanıyorum avluyu. Herkes volta atıyor ben tur atıyorum o vakitler.Deligözüyle bakıyorlar bana biliyorum. Özgür olmadıktan sonra, ha deli olmuşsun ha akıllı neye yarar! Anlamıyorlar.
Yıl içerisinde bir ya da iki kere yapılan "beyin fırtınası" ya da "arama" toplantılarından da hoşlanmazdım. Bankanın bundan sonra neler yapacağını "aramak" için cuma akşamından bir otele gidilir, bütün hafta sonu genellikle otelin manzara görmeyen bir salonunda sıkıcı sunumlar dinlenir, pazar öğleden sonra geri dönülürdü. Bu tür toplantılar da "aranan" neydi bilmem ama bulunmayan bir şey vardı: Doğru dürüst fikir. Bir keresinde böyle bir "hadi ufkun arkasına bakalım" toplantısında bize yardım etmesi için bir "misafir sanatçı" davet ettik.
Adamı hepimiz tanıyorduk. Babasının kırk yıl çalışarak Türkiye'nin en büyük holdinglerinden biri haline getirdiği işi, on yıl kadar kısa bir sürede un ufak etmiş bir dehaydı! Bize olsa olsa, "bir işin içine nasıl edilir" konusunda ders verebilecek bir adamı bir saat dinledik. Verdiği mesaj şuydu: "Cesur olun, yenilik denemekten kaçınmayın." Kendi cesareti, üç bin çalışanın felaketi olmuştu ama olsun.