İkisi de onun gitgide içine kapanarak, yavaş yavaş ve sessizce kendilerinden uzaklaşıp başka bir yere gittiğine görüyordu, ikisi de bunun gerekli ve iyi bir şey olduğunu biliyordu.
(Prens Andrey bir keresinde ona, hastalara hiç kimsenin çorap ören yaşlı dadılar gibi bakmadığını, çorap örmekte yatıştırıcı bir şeyler olduğunu söyleyince, çorap örmeyi öğrenmişti.)
Prens Andrey sadece öleceğini bilmiyor, ölmekte olduğunu hatta yarı yarıya ölü olduğunu hissediyordu. Dünyevi olan her şeyden uzaklaştığının, keyifli ve garip bir varoluşun hafifliğinin bilincindeydi. Acele etmeden başına gelecekleri bekliyordu. Hayatı boyunca sürekli hissettiği karşı konulmaz, sonsuz, bilinmeyen, uzak varlık artık onun için çok yakındı ve varoluşunun garip hafifliği içinde, neredeyse anlayabileceği, hissedebileceği bir hale gelmişti.
Arsa kazanmak ya da taşından yararlanmak için, İstanbul'da da gözümüzün önünde nice mezarlıklar yok edildi. Nice binalar yıkıldı. Bir de buna ağaçların kesilip yok edilmelerini eklerseniz facianın derecesini bir parça anlarsınız. Ağaç, orman ve tabiat tahribatı iklimin tamamen değişmesine yol açtı. Tarihi eserlerin, mezarlıkların yok edilmesi, yanlış eğitim ve hele kişiliksiz ve taklitçi televizyonun korkunç yayını, bütün boyutlarıyla bir ülke ve bir milletin gidip yerine bir başkasının gelmesine sebep oldu. Geçmişten bu kadar kopmuş, geçmişine bu kadar yabancılarmış bir başka ülke yok. Halkımız, bu aydın sapmasının yol açtığı "manevi ölüm"e direnip duruyor.Ama giderek direncini yitiriyor. Bir mucize olup da bu gidişe dur denemezse tarihe karışmamız mukadderdir.