Hele, Kadıköy'ünü düşününüz, öyle bir semt ki, ya ihtiyarlardan başka hiçbir namuslu kadın orada oturamıyor yahut her tazenin aleyhinde mutlaka dedikodular çıkarılıyor.
Behçet Bey,iki eli çenesine kadar çektiği yorganın kenarına sımsıkı kilitlenmiş olduğu hâlde,odasında şuraya buraya dağılmış,irili ufaklı bir yığın saatin sesini,tıpkı gizlendiği bir köşeden yetiştirdiği orkestrayı dinleyen bir şef dikkatiyle dinliyordu.Ve yine tıpkı bir orkestra şefi gibi,bu acayip konserin sazlarını hem bir bütün olarak tadıyor,hem de teker teker tanıyordu.
Behçet Bey için bütün hayat iki kısma ayrılabilirdi: Kendi ömrüyle bir taraftan bağlanan şeyler ve ona yabancı olanlar. İşte Behçet Bey bu odayı kendisine ait olan şeylerle vücuda getirmişti. Yatağın karşısındaki gardropta ve onun dayalı durduğu duvarda, karısının elbiseleri duruyordu. Konsolun üzerindeki billur kâsede gelinlik süsleri, tel ve duvaktan kalanlar vardı. Behçet Bey bu aziz hatırayı karanlıkta en küçük kıvrımlarına kadar hatırlıyordu. Yanı başındaki küçük çekmece, ölünün boynuna ve kollarına taktığı süslerden elde kalanlardı. Yatağın altında ayakkabıları ve terlikleri vardı. Ve Behçet Bey hayatını hatıralarıyla beraber topladı odada bütün gününü, tamir ettiği saatlerle, ciltlediği kitaplar arasında, her biri belli başlı iki atölye gibi olan masaların birinden öbürüne giderek geçiriyor ve gece oldu mu, mutlak bir ebediyet imanıyla içtimai mevki fikrini o kadar garip surette birleştiren eski Mısır hükümdarlarının bütün zenginliklerini topladıkları mezarlarında ölüm uykularını uyumaları gibi, o da bu sevdiği eşya arasında, hangi zamanı saydıkları bilinmeyen bir yığın saat tıkırtısı içinde uyuyordu.
Busbecq, anılarında Kanuni Sultan Süleyman' ın yabancı elçileri kabul ettiği zaman sağlıklı görünmek için yüzünde kırmızı pudra ile makyaj yaptırdığını söylemektedir.