yağmura çok teşekkür ederim.
bu gece yalnızca cesedime yağdı...
bana bir şey olursa diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
düşünürken üşürsem diye korktum.
oturup siyah portakallar yedim,
oturup korkunç kitaplar okudum.
içimde bir sıkıntı gibi cinayet
içimde bir sığıntı gibi telaş
içimde felaket gibi bir merak
hislerimin uzağına düştüm, şimdi çok üzgünüm...
şimdi çocukluğumun uzağına da düştüm
daha da düşersem diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
ay kıvrılırsa diye
kan kıvranırsa diye
can sıçrarsa ölürken bir yerlere,
daha da ölürsem diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
sessem, sersem bir heceysem eğer
seni bir kelime edersem diye korktum
seni kötü bir cümlede kullanırsam
adını söylerken takılırsam, yalnış telaffuz edersem,
böyle bir günah işlersem
tanrı affeder diye korktum.
yağmura çok teşekkür ederim.
bu gece yalnızca bu şiire yağdı...
Kimseden bir şey beklememen gerektiğini, öğretir sana hayat. Bir yolculuk bu ve tek başınasın. Ailen yok, arkadaşların yok, sevdiklerin yok. Seni sevenler ise hiç yok... Bir kez daha anlarsın, hayatına kim girerse girsin, yarasını göğsünün tam ortasına; bir neşter acısıyla, sana bir iz bırakır. Bir gün her şey biter. Geriye eskimiş kitaplar, eskimiş şarkılar ve yıkık dökük cümleler kalır. Geriye dönüp baktığında, iyi ki- diyebilecek kadar güçlü müsün peki? Sanmıyorum.
Her yıkıntı, bir güç değildir. Her karanlığın arkasından, bir güneş doğmaz. Sen yaşarsın öylece, sessiz ama yine kendini bildiğin o sakin yerde. Gücüme güç katmak, karanlığın içinde ışık aramak seni tatmin etmiyor artık. Çünkü eskisi kadar hiçbir şey avutmuyor seni ama yaşıyorsun işte. Söver gibi, sever gibi... Bazı şeylerin bittiği o yerdeyim ben hâlâ, ne bir adım atmaya mecalim kalmış ne de geriye dönüp bakacak gücüm.
Kendi kendime savaştığım bu yerde bekliyorum.
Yorgunum... uzun zamandan beri yorgunum... Yıkılmış bir enkazın altında hissediyorum kendimi, üzerime tuğla atan herkesin, hayatın da canı sağolsun diyorum.
— Özge`
•youtu.be/p1Wpp_vkIJI
•open.spotify.com/track/75qBv3kRq...
Bir gece yarısı, bir düşünce sardı zihnimi. Saçlarımı gözlerimin önünden çektim, pencereyi açıp hava almak istedim. Aldığım nefes, ilk defa canımı yaktı. Ya da belki daha öncede yakmıştı ama ben yeni farkına vardım ya da kim bilir, bazı şeylerin üzerini örterek gülüp geçtim. Hep olduğu gibi...
Yüzüme hafif esen rüzgarın fısıltısı, Tanrı'nın sesi gibiydi. Göğe baktım, yıldızları izledim. Seslendim, Tanrı'ya duymadı. Var mıydı? yoksa gerçekten onu aramayı, aramak kendime edindiğim bir görev miydi? bilmiyorum. Pencereyi kapattım, oda yine her zaman ki gibi zifiri karanlıktı. Oturdum, eski ama kendinden bir türlü vazgeçemeyen koltuğuma.
Bir sigara yaktım... Deminden beri, düşünmek istemediğim o düşünce yine yakaladı beni. Basit gibi görünen ama her düşündüğüm de, kendimi bir çıkmaz sokakta bulduğum o karanlık düşüncenin içinde buldum kendimi. Sigarayı yavaş yavaş içerken, "Hiçbir yere ait olamadığımı" düşündüm. Yüreğim kime değse, yaktıklarını ve ellerimi kime uzatsam, tutamadıklarını gördüm. Aslında kimseden bir beklentim yoktu. Çünkü ben uzun zamandan beri yalnız bir insanım, bunu bir şikayet olarak görmekten ziyade; o yalnızlığın içinde, bir ışık aramaktı niyetim... Işık mıydı sahiden? Ondan bile emin değilim.
Sonra insan bir kez daha anlıyor, hayatımda korkarak adım attığım ve kendime engeller olduğum her adımda; "Ben kimseye ait değildim." diyor içimde ki ses. Hakan Günday der ya; "Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım, her yere aitmiş gibi davranırlar." tam olarak meselem buydu. Her yere aitmiş gibi davrandım ama en çok kendimi çürüttüm kendi dünyamda. Omuzlarıma yüklediğim ağırlığın, sorumlusu bendim aslında. İnsanların arasından kimseye çarpmadan geçerken, onların bana çarpmasına ben izin vermişim.
Bir savaşın ortasında, yıkıntıların arasında kendimi buluyorsam
Ben zaten daima her şey ve herkes tarafından sarsılmaya, her şey ve herkes konusunda kendime zararlı olacak şekilde derin düşüncelere dalmaya müsaitmişim.