Hiçbir eylem boşlukta gerçekleşmez. Yürümek, susmak, konuşmak, bakmak, seçmek, kaçınmak, inanmak, reddetmek… Bunların hepsi yalnızca dışarıdan görülen hareketler değildir; her birinin arkasında dünyaya belli bir yerden bakan, yönelen, isteyen, korkan, hatırlayan, karar veren bir özne vardır.
Yani eylem, yalnızca “olan şey” değildir,birinin yaptığı şeydir.
Bir elin uzanması sadece fiziksel bir hareket değildir. O uzanışta isteme vardır, ihtiyaç vardır, niyet vardır, bazen tereddüt vardır. Birinin susması da sadece ses çıkarmaması değildir; belki korunmadır, belki itirazdır, belki yorgunluk, belki de artık sözün işe yaramadığına dair bir bilgidir.
İnsan yalnızca dışarıdan itilen bir nesne gibi davranmaz; dünyaya cevap verir. Ona yönelir, ondan çekilir, onu anlamlandırır.
Bu yüzden bir davranışı anlamak için yalnızca davranışın kendisine bakmak yetmez. O davranışın ardındaki “ben”e, yani onun niyetine, korkusuna, arzusuna, geçmişine, bedenine, konumuna da bakmak gerekir. Aynı eylem iki farklı insanda bambaşka anlamlara gelebilir. Aynı suskunluk birinde vakar, diğerinde kırgınlık, bir başkasında teslimiyet olabilir.
Bu yüzden dünyada yalnızca hareketler yoktur,o hareketlerin taşıdığı iç ağırlıklar vardır. İnsan yürür ama aynı anda geçmişini taşır. Konuşur ama korkularını da konuşur. Susar ama bazen bütün hayatı o suskunluğun içine sıkışır. Her davranışın içinde görünmeyen bir yaşam birikimi dolaşır. Her “hayır”ın arkasında başka kırılmalar, her “evet”in arkasında başka özlemler vardır.
Ve insan, çoğu zaman kendisini en çok söylediklerinde değil; reflekslerinde, duraksamalarında, yönelişlerinde açığa çıkarır.
İnsan dünyada edilgen bir nesne değil, anlam kuran bir faildir.