Havada asılı kalan o mor çubuklar, sadece yerçekimine değil, umudumuza da meydan okumuştu. Ve o oklar geri döndüğünde, yere düşen sadece Leo veya avcılar değildi; bizim 'kazanma' inancımızdı.
“Bize dargın mısın ey ana toprağı? Seni çiğneyip geçen ayakların, seni yaralayıp, tırnaklayıp telvis eden haydut ellerin, senin kemiklerini kemiren hainlerin seyyiatını bu mert, bu bigünah nesilden sorma! Ey, mavi dalgalar içinde uyuyan ana toprağı! Cibalinin nazlı hututu, mor gölgeleri, afakın rüyamsı, tülümsü sisleri, semanın pembe, inci seherleri, bulutlarının dilber, nazenin renk yığınlarıyla bizi yetim bırakıp hangi yabancı arzulara doğru kayıyorsun?”
Aslında hiçbirimizin uzak olmadığı hikâyeler değil mi bu çocuk gelinler? Maalesef ki bu hikâyeler neşeli çocuk hikâyeleri değil. Çoğumuzun annesi, anneannesi, babaannesi... Çocuklukları içlerine bastırılarak söylenen, "Ağ elime mor gınalar yaktılar." türküleriyle içimize kalıp olarak yerleştirilen, diğer yandan "Bir yârim var on üç on dört yaşında." sözleriyle çirkin, anlaşılmaz ve uydurma ahlaklı anlayışın hâkim olduğu türküler..
“Etrafındaki bütün vak’alar ve manzaralar hareket halindeki muazzam bir panoramadan başka bir şey değildi. Bazısı ağlatır, bazısı güldürür, bazısını sever, bazısından nefret ederdi. Küçük kız için belki hayatın hakiki manası bu idi.”