Bu romanı okurken ilk hissettiğim şey, bir hikâyenin içine girmekten çok bir ruh hâlinin içine çekilmek oldu. Olaylar değil, bekleyişler; cümleler değil, cümlelerin arasındaki boşluklar etkiledi beni. Okur olarak sayfaları çevirdikçe “şimdi ne olacak?”tan ziyade “şu an ne hissediyorum?” diye sordum kendime. Bu yönüyle roman, beni sürüklemedi ama yerimde durdurdu; bu da her kitapta karşılaştığım bir etki değil.
Roman boyunca hastalık meselesinin bilinçli biçimde geri planda tutulduğunu hissettim. Epilepsi anlatılıyor ama dramatize edilmiyor; acıtılmıyor, bağırılmıyor. Bu tercih beni etkiledi çünkü hastalık burada bir “acı unsuru” değil, karakterleri yan yana getiren bir eşik gibi duruyor. Asıl mesele, bedenin kırılganlığı değil; insanların bu kırılganlık karşısında ne yapacağını bilememesi.
Baba–oğul ilişkisi, romanın en güçlü tarafıydı benim için. Aralarında büyük yüzleşmeler, uzun konuşmalar yok ama tam da bu yüzden gerçek. Bir bakış, bir sessizlik, birlikte geçirilen uykusuz bir gece; bazen yıllarca kurulamayan bağın yerini tutabiliyor. Okur olarak kendi hayatımdaki “konuşulamamış anlar”ı düşündüm. Roman bana, bazı ilişkilerin kelimelerle değil, aynı mekânda susarak kurulduğunu hatırlattı.
Metnin temposu yer yer beni zorladı, bunu inkâr edemem. Bazı bölümlerde “bir şey olsun” beklentisiyle okudum ama sonra fark ettim ki bu beklenti bana ait. Romanın böyle bir iddiası yok. O, büyük kırılmaların değil; küçük fark edişlerin kitabı. Bu fark edişler sabırsız okuru yorar ama sabreden okuru ödüllendirir.
Dil bana güven verdi. Süslü, iddialı, edebi gösterişler yok. Bu sadelik bazen sıradanlığa yaklaşsa da çoğu zaman samimi bir ton oluşturuyor. Sanki yazar değil de anlatıcı yanımda oturmuş, gece yarısı sessizce konuşuyormuş gibi hissettim. Okur olarak bu yakınlığı sevdim;