"Herkes için ve hiç kimse için bir kitap!"
Böyle karşılıyor eser sizi.
Daha o an anlıyorsunuz içine atılacağınız maceranın hiç de kolay bir macera olmadığını...
Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Eseri elinize alıp, okuyup bitireyim şeklinde başlamanız oldukça yanlış olacaktır. Bunu akıcı değil anlamında söylemiyorum kesinlikle. Sindirmesi oldukça zor bir eser. Yeri gelecek bir sayfa okuyup bırakacak sonra yeniden elinize alıp bir sayfa daha okuyacaksınız. Derin düşünceye itecek sizi. Sorular soracak, sorgulayacak, derin anlama inmeye çalışacaksınız. Yer yer karşı çıkacak: "Sen ne diyorsun, bu ne biçim düşünce!" Diyecek, belki birçok yerde hak vereceksiniz. Ama sürecin sonunda ne olursa olsun buna değdiğini düşüneceksiniz.
Friedrich Nietzsche
Nasıl bilirsiniz?
Eseri okumadan önce biraz bilmenizde fayda var diye düşünüyorum. Zira anlamlandırma sürecinize oldukça katkı sağlayacaktır.
Farklı bir eğitim hayatı var. Döneminin ilerisinde mi diyelim döneminden oldukça farklı mı diyelim bilemedim. Eseri okurken kadınlarla ilgili çarpıcı görüşleri olduğunu gördüm. Bu da araştırılması gereken bir konu... Dönemin din, ahlak, felsefe anlayışına sert eleştiriler getiriyor. Bu eleştiriler rahatsız edici boyutta... En azından yazıldığı dönem için oldukça cesur diyebilirim.
"Üstinsan"
Bu kavramı daha önce duydunuz mu?
Kimdir bu üst insan?
Nasıl bu mertebeye ulaşabiliriz?
Kendisi bir üstinsan mı?
İnsan - hayvan ilişkisi...
Birçok soruya dair cevabın saklı olduğu bir eser.
Öyle okur okumaz bütün taşların yerine oturacağını da düşünmeyin. Aksine önce bir zihin yıkıntısı yaşayacak daha sonra daha farklı temeller üzerine bir inşa sürecine başlayacaksınız...
Dili de oldukça farklı. Daha çok şiirlerde kullanılan devrik cümleler hakim esere. Yer yer şiirsel anlatım ağır basıyor. Oldukça yorsa da
Bitti.
Nasıl başlayayım yazmaya diye düşünürken Oğuz Atay'ın tüm anlatmak istediklerimi bir paragrafa sığdırdığını fark ettim: "Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım." Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. Ne kadar tanıdık değil mi? Yaşayamadan bir ömür tüketiyoruz. Ölünce ardımdan öldü değil de "yaşadı" diye bahsedilsin isterdim. Doğrusuyla, yanlışıyla ama içinden geldiği gibi yaşadı: "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla."
"... bilinçli yalnızlık son derece üretken, verimli ve yaratıcılıkla dolu bir süreçtir."
Neden korkar insan yalnız kalmaktan? Kafka yalnız kalmasaydı Kafka olur muydu? Dostoyevski o psikozlu ruh halini yaşamasa hangi eseri çıkardı ortaya? Ya Jack London? Yaşadığı hayatı araştırdınız mı hiç? Annesinin bile sevmeyip yalnız bıraktığı çocuk... Nietzsche aşkına karşılık bulsa dağlara düşer miydi? -Yo yadırgamayın, kendisinin akıl hastanesine düşmüşlüğü de var.- En son ne zaman kendinizle baş başa kaldınız? Ne zaman ruhunuzun sesine kulak verdiniz? Öyle elinize kitap, telefon vesaire almadan... "Yalnız kalamayan insan sürekli meşgul çalan bir telefon gibidir ama farkında değildir. Kendini aramak aklına bile gelmez. Rehberinde koca bir dünya vardır ama kendisi yoktur."
"Mukayese etmeyin, kıyaslamayın. Başka hiçbir yol sizinki değildir."
Çok düşünüyorum, o halde yokum! Buradan René Descartes'a selam olsun. Her şeyi ince ince düşünen, kafaya takma ustası insanlar olduk. Gün içinde bedenimizin yorulması yetmiyor gibi başımızı yastığa koyduğumuzda zihnimize akın eden düşüncelerin