Arkadaşlar selamünaleyküm, bugün biraz ağır ama bir o kadar da içimize dokunan bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Sezai Karakoç’un Ruhun Dirilişi. Öyle eline alıp iki dakikada bitirip kenara atacağın bir metin değil (70 gün sürüyor gördüğünüz gibi) bu; hani bazı kitaplar vardır ya, her cümlesinde durup bir sigara yakasın ya da pencereden dışarı bakıp 'biz ne yapıyoruz bu hayatta?' diye düşünesin gelir, işte tam olarak öyle bir eser.
Karakoç aslında bize şunu diyor: Etrafına bir bak, herkes yaşıyor gibi görünüyor ama aslında ruhlar komada. Modern dünya bizi öyle bir hapsetmiş, öyle bir eşya kölesi yapmış ki; kendi özümüzü, o asıl dirilişi unutmuşuz. Kitap boyunca 'diriliş' kavramını sadece dini bir terim gibi değil, bir varoluş mücadelesi gibi anlatıyor. Batı’nın maddiyatçılığına karşı, Doğu’nun o derin ruhunu yeniden canlandırmamız gerektiğini öyle bir savunuyor ki, okurken insanın içindeki o uyuyan dev uyanmaya başlıyor.
Dili biraz yoğun, kabul ediyorum; hani 'şiir gibi düz yazı' derler ya, tam karşılığı bu. Ama o yoğunluğun içinde öyle bir hakikat var ki, sabredip okuduğunda zihnindeki taşlar yerine oturuyor. Eğer sadece sayfa çevirmek değil de, ruhuna bir format atmak, o tozlanmış rafları havalandırmak istiyorsan bu kitap tam aradığın şey. Kısacası beyler, hanımlar; kendimize gelmemiz için önce ruhumuzun dirilmesi şart, Karakoç da bunun yol haritasını çizmiş. Mutlaka bir şans verin derim.