Radyoda çalan türküler... Elimde Sadife İlen'in "Gökyüzü İşçileri" kitabı...
Sayfalarını çevirdikçe yalnızca karakterlerin değil, kendi iç dünyamın da kapıları aralanıyor... Her satırda biraz daha kendime yaklaşıyor, biraz daha kavramları sorguluyorum.
" Aşk nedir, insan nedir, toplumun içinde birey olmak ne demektir?"
Aşk… Belki de en çok anlam yüklediğimiz, en çok anlamını yitirdiğimiz duygu... Bir anda mı yakalar insanı, yoksa ayrımına varmadan mı içimize sızıp büyür? Akıl, kalp üstünde denetim kurmaya çalışırken, duygular özgürlüğünü mü ilan etmek ister? İşte tam da bu noktada insan; iki arada bir derede kalır. Ne tamamen aklın tarafına geçebilir ne de duyguların çağrısına bütünüyle teslim olabilir. Belki de aşk, bu gelgitlerin ta kendisidir! Ne bir hastalık kadar yıkıcı ne de masallar kadar kusursuz… Daha çok, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. Beklentilerle gerçekler arasındaki uçurum da burada başlar. İnsan, düşlediği aşkı yaşamak ister, ama yaşam çoğu zaman o düşün sadeleştirilmiş, hatta eksiltilmiş biçimlerini sunar.
Yazarın; "Bekleyen Mektup" öyküsünde tüm bunları sorguluyorsunuz. Sanatın ve edebiyatın aşkı romantize etmesi, belki de bu yüzden bizi daha da kırılgan duruma getiriyor. İdealler dünyasında kurulan o kusursuz sevgi, gerçek hayatın sert zeminine çarptığında parçalanıyor. İnsan, başını duvarlara çarpa çarpa büyüyor.Ama büyümek yalnızca acıyla değil, farkıdalıkla da olası gibime geliyor...
Kimi kez bir sessizlik anında, kalabalıkların uğultusundan uzaklaştığımızda kendimizi daha net duyarız. İlen'in, "Sessizliğin Sesi" öyküsünde tam da bunun hazzını duyumsuyorsunuz. İç sesimiz, bastırdığımız duyguların arasından sıyrılıp konuşmaya başlıyor. Evet, sürünün bir parçası olmak kolaydır ama kendin olmak cesaret ister. "Ayrık otu" gibi