Zihnin Labirentlerinde Biçimsel Bir Tıkanma: Suretler ve Direkler
4/10
·111 syf.··
2026 3. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 17:57
Güray Süngü’nün Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk adlı eseri, ilk bakışta absürt anlatımı ve alışılmadık metaforlarıyla şaşırtan, katmanlı bir post-modern roman denemesidir. Kitabın temel konusu; modern dünyada bireyin yaşadığı derin yabancılaşma, iletişim kanallarının tıkanması ve insanın en yoğun duygu olan aşkı bile karşısındakiyle paylaşmak yerine kendi zihninde inşa ettiği sanal bir illüzyon olarak "tek başına" deneyimlemesidir. Eserde sıkça karşımıza çıkan, bireyin adeta bir sokak direği gibi eylemsizleştiği, donakaldığı ve hayata müdahale edemediği o "direk olma" halleri, bu toplumsal felcin ve hissizleşmenin trajikomik bir yansımasıdır. ​Kabul etmek gerekir ki yazar, çağımızın en yaralayıcı ve güncel sorunlarından birine parmak basmaktadır. Dijitalleşen ve kalabalıklaşan dünyada insanın giderek yalnızlaşması, ötekiyle gerçek bir bağ kuramaması ve duygularını nesneleştirmesi sosyolojik açıdan oldukça etkileyici bir damardır. Ancak bu güçlü tematik zemin, kitabın anlatım tarzı ve kurgusal tercihleri sebebiyle ne yazık ki ciddi bir ritim kaybına uğramaktadır. ​Kitabın Temel Önermesi şudur: Modern insan kalabalıklar içinde yapayalnızdır; kendi oluşturduğu savunma mekanizmaları ve egosu yüzünden "ötekiyle" sahici bir bağ kurma yeteneğini kaybetmiştir. Bu nedenle yaşadığını sandığı aşklar ve ilişkiler, aslında karşısındaki insandan bağımsız olarak kendi zihninde dönüp duran, köşe başlarında biçim bulan tek kişilik birer yansımadan ibarettir. ​Romanın değindiği bu felsefi önerme her ne kadar takdire şayan olsa da, Süngü'nün tercih ettiği aşırı ironik, tekrarlara dayalı ve parçalı post-modern dil, yapıtın sürükleyiciliğine büyük bir darbe vurmaktadır. Anlatımdaki bu deneysel ve soyut tarz, okuyucunun metinle ve karakterlerle bağ kurmasını zorlaştırmakta,
Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik AşkGüray Süngü · Dedalus Yayınları · 2014698 okunma
8/10
·340 syf.··
2026 46. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 18:20
Prenses Gelin; masalsı atmosferi, mizah ve macerayı dengeli şekilde harmanlayan kurgusu, eğlenceli karakterleri, zihinde sahne sahne canlanan anlatımı ve sayfalar ilerledikçe artan temposu ile keyifle okuduğum bir kitap oldu. Aşk, dostluk, sadakat, intikam ve cesaret temalarını eğlenceli bir dille işlerken klasik masallara da göndermeler yapıyor. En ilgi çekici nokta ise, yazar William Goldman'ın bu hikâyenin yazarı olarak kurgusal bir yazar yaratması ve hikâye akarken araya girip yazara, anlatılan bölümlere ve olaylara müdahale ederek kendi yorumlarını, beklentilerini ve görüşlerini paylaşmasıydı. Yazar William Goldman, çocukluğunda ağır bir hastalık geçirir. Nekahat döneminde babası her gece ona S. Morgenstern'in Prenses Gelin adlı kitabını okur. Yazar bu kitabı öylesine sever ki, kendi oğlu Jason'ın onuncu yaş gününde uzun arayışlar sonucunda kitabı bulur ve ona hediye eder. Ancak sonuç tam bir hayal kırıklığı olur; oğlu Jason kitabı okumayı başaramaz. Yıllar sonra kitabı yeniden eline alan yazar, kendisine anlatılandan çok daha fazla betimleme ve sıkıcı bölüm içerdiğini fark eder ve kitabı kısaltarak yalnızca sevdiği bölümlerden oluşan bir özet hazırlamaya karar verir. İşte Prenses Gelin bu şekilde ortaya çıkar. Güzelliğiyle ün kazanmış Buttercup bir çiftlikte yaşamaktadır. "Çiftçi çocuk" diye seslendiği Westley'e âşık olduğunu düşünmektedir. Westley ise Buttercup ile evlenebilmek için servet kazanıp geri dönmek üzere yola çıkar, ancak öldüğü haberi gelir. Yıllar sonra Buttercup, Florin ülkesinin veliaht prensi Humperdinck ile evlenmeyi kabul eder. Tam düğün öncesinde ise gizemli kişiler tarafından kaçırılır. Bu olayın ardından peş peşe kovalamacalar, düellolar, entrikalar ve sürprizler yaşanır. Buttercup'ı kurtarmaya çalışan siyahlar içindeki gizemli bir adam,
Prenses GelinWilliam Goldman · Epsilon Yayınevi · 2023192 okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
ÖZETLENMİŞ İNCELEME
Puan vermedi·128 syf.·
2026 15. kitabı
ÖZETLENMİŞ İNCELEME Vitruvius’un Gölgesinde Kalan Kadın: Ralph Fox’un “Roman ve Halk”ında Eril Evrensellik ve Edebiyatta Kadının Yokluğu Özet Ralph Fox’un “Roman ve Halk” (1937) eseri, Marksist edebiyat eleştirisi içinde, kapitalist yabancılaşmaya karşı “Bütünlüklü İnsan” (The Whole Man) idealini öne çıkaran temel bir metindir. Ancak, Fox’un bu ideali inşa ederken temel referansı olan Rönesans hümanizmi ve onun simgesi “Vitruvius Adamı”, görünüşte evrensel, özünde ise derin bir şekilde eril (masculine) bir özne tasarımıdır. Bu makale, Fox’un “epik kahraman” ve “Bütünlüklü İnsan” arayışını, Vitruviusçu bir erkeklik kurgusu olarak feminist bir perspektiften eleştirmeyi amaçlamaktadır. Argümanımız, Fox’un evrensel olduğunu varsaydığı “İnsan” kategorisinin, aslında Batılı, erkek ve burjuva bir özneyi merkeze alarak, kadını bu evrensellik anlatısının dışına ittiği veya onu ikincil, tamamlayıcı bir konuma hapsettiği üzerine kuruludur. Makale, öncelikle Vitruvius Adamı imgesinin tarihsel ve cinsiyetçi doğasını ortaya koyacak; ardından Fox’un bu imgeyi edebiyat teorisine nasıl aktardığını ve bunun “kahraman”, “yaratıcı deha” ve “tarihin öznesi” gibi kavramları nasıl eril bir şekilde kodladığını analiz edecektir. Son olarak, bu eril evrensellik iddiasının, edebiyat tarihi ve eleştirisinde kadın yazarların, karakterlerin ve deneyimlerinin sistematik olarak “yok sayılması”, marjinalleştirilmesi veya çarpıtılarak temsil edilmesiyle nasıl doğrudan bir ilişkisi olduğu, Virginia Woolf, Simone de Beauvoir ve Elaine Showalter gibi feminist teorisyenlerin çalışmalarına atıfla gösterilecektir. Fox’un kapitalizm eleştirisi değerli olmakla birlikte, önerdiği estetik ideal, ataerkil tahayyüllerle iç içe geçmiş olduğu için, kadının edebi ve tarihsel varlığına dair kapsayıcı ve
Roman ve HalkRalph Fox · Ayrıntı Yayınları · 201915 okunma
İyilik zorla öğretilebilir mi?
Puan vermedi·172 syf.··
2026 38. kitabı
Şiddetten, suçtan ve kaostan beslenen genç bir karakterin hayatı, devletin onu değiştirmeye karar vermesiyle bambaşka bir yöne savruluyor. Başlangıçta olaylar sıradan bir suç hikâyesi gibi ilerlese de zamanla mesele birey ile otorite arasındaki büyük bir çatışmaya dönüşüyor. Sayfalar ilerledikçe yumruklar, kavgalar ve suçlar arka planda kalıyor; insanın iradesi ön plana çıkıyor. Asıl soru bir suçlunun nasıl cezalandırılacağı değil, bir insanın değiştirilip değiştirilemeyeceği oluyor. İnsanlık tarihinin en garip çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor. Kötülük yapma özgürlüğü elinden alınmış bir insan gerçekten iyi sayılabilir mi? Bir makinenin kimseye zarar vermemesi onu erdemli yapmaz. Çünkü erdem, seçenekler arasından yapılan tercihle anlam kazanır. Eğer karanlığa gitme ihtimali tamamen yok edilmişse aydınlığın da değeri kalmaz. Bu yüzden anlatılanlar bir rehabilitasyon hikâyesinden çok özgür iradenin otopsisi gibi duruyor. Daha da ilginç olan, şiddetin yalnızca sokakta değil, sistemin içinde de yaşamaya devam etmesi. Bir tarafta yumruklarla zarar veren insanlar var, diğer tarafta insan ruhuna müdahale ederek aynı şeyi yapan kurumlar. Araçlar değişiyor ama güç arzusu yerinde kalıyor. Böyle bakınca suçlu ile onu düzeltmeye çalışan yapı arasındaki mesafe giderek daralıyor. Birisi bedeni kontrol etmek istiyor, diğeri zihni. İkisi de insan üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışıyor. Dilin kendisi bile burada ayrı bir karakter gibi davranıyor. Kelimeler bazen bir duvar, bazen bir maske, bazen de bir silah hâline geliyor. Okudukça fark ediliyor ki insanlar yalnızca davranışlarıyla değil, kullandıkları dille de dönüşüyorlar. Çünkü dil sadece düşünceleri ifade etmez; düşünceleri şekillendirir. Bir toplumun kelimeleri değiştiğinde dünyayı algılama biçimi de değişir. Satırlar
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113bin okunma
Biraz da tarih incelemeleri :)
Puan vermedi
Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki Türkiye Hüner Tuncer Doç. Dr. Hüner Tuncer’in titiz bir arşiv çalışması ve diplomatik birikimiyle kaleme aldığı Menderes’in Dış Politikası eseri, Türk dış politikası tarihinin en radikal dönüşüm süreçlerinden birini uluslararası ilişkiler disiplininin temel yapı taşları üzerinden analiz eden sarsıcı bir kitaptır, Tuncer, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini oluşturan ve geleneksel dış politikayı biçimlendiren Atatürkçü ilkeler ile 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti (DP) iktidarı tarafından hayata geçirilen pratikler arasındaki derin kırılmayı mercek altına almaktadır. Kitap, temelde realist bir uluslararası politika perspektifiyle yazılmış olup, bir devletin kendi ulusal gücüne dayanmaksızın, salt bir süper gücün koruyuculuğuna ve dış yardımlara yaslanarak tam bağımsızlığını sürdüremeyeceği tezini savunmaktadır. Tuncer, yapısal analize geçmeden önce, Atatürk dönemi dış politikasının "gerçekçilik", "tam bağımsızlık", büyük güçler arasında denge kurma ve ideolojik dogmalardan uzak durma gibi temel prensiplerini anımsatarak, Menderes dönemindeki "sapmanın" teorik ve pratik boyutlarını daha görünür kılmaktadır. Uluslararası sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok kutupluluktan iki kutupluluğa evrilmesi ve Soğuk Savaş’ın tırmanması, Türkiye’nin jeopolitik konumunu kırılgan bir zemine taşımıştır. Eserde, bu dönemin en kritik eşiklerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Türk-Sovyet ilişkileri ve SSCB’nin Boğazlar ile Doğu Anadolu üzerindeki haksız talepleri teferruatlı bir biçimde incelenmektedir. Yazar, bu noktada önemli bir tarihsel ayrım yapmakta; İsmet İnönü dönemindeki Batı’ya yakınlaşma hamlelerinin savaş sonrası koşulların ve Sovyet tehdidinin dayattığı istisnai, konjonktürel bir zorunluluk olduğunu belirtirken, DP iktidarının bu çizgiyi
Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki TürkiyeHüner Tuncer · Kaynak Yayınları · 20133 okunma
Puan vermedi·152 syf.··
2023 105. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 06 Kasım 2023 06:32
‎​Horace Walpole’un 1764 yılında kaleme aldığı Otranto Şatosu, sadece gotik edebiyatın değil, aslında modern korku türünün de atasıdır. Bir şatonun taş duvarları arasına sıkışmış bu anlatı, insanoğlunun en ilkel korkularını –ölüm, lanetler ve kaçınılmaz kader– bir senfoni gibi işler. ‎ ‎Walpole’un dünyasında insan, kendi kaderinin rehinesi gibidir. Romanın satır aralarında gezinirken, karakterlerin içsel çöküşüne şahit oluruz. “Kötü bir dünya burası; onu pişmanlıkla terk etmemi gerektiren bir şey yok” cümlesi, Gotik edebiyatın o meşhur melankolisini özetler. Walpole, yaşamı bir sürgün gibi sunarken, karakterlerini bu sürgünde kendi gölgeleriyle yüzleştirir. Gotik kurgu, çoğu zaman içsel bir boğulmayı anlatır ancak bu boğulma dışarıdan izlendiğinde bambaşka bir hakikate bürünür: “Bazen bir seyirci, oyunculardan daha iyi görebilir oyunu.” Bu alıntı, romandaki trajedinin sadece karakterlerin suçu olmadığını, aslında bir "kurgu" içinde piyon gibi hareket ettiklerini hatırlatır. Okuyucu olarak bizler de o şatodaki hayaletleri ve gizli geçitleri izleyen, ancak olan bitene müdahale edemeyen o "seyirci"yiz. ‎ ‎Gotik edebiyat, doğaüstü olanın rasyonel olanı bozguna uğratmasıdır. Walpole bunu öyle keskin bir noktaya taşır ki; “Doğa sesini yitirdiği anda, kahramanlar da aklını yitirmiş olur.” Doğanın (mantığın) sustuğu yerde, korku ve delilik başlar. Şatoda yankılanan her ayak sesi, aslında aklın yavaş yavaş terk ettiği bir zihnin çığlığı gibidir. Gotik edebiyatın en temel karakteri, aslında bu şatonun kendisidir. Walpole, Otranto Şatosu’nu sadece bir olay örgüsü mekanı olarak değil, yaşayan, nefes alan ve içine girenlerin zihnini büken bir varlık olarak kurgular. Taş duvarlar, gizli geçitler ve karanlık dehlizler, insanın bastırılmış korkularının dışavurumudur. Şatonun mimarisi,
Edebiyat
Otranto ŞatosuHorace Walpole · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20172,616 okunma