Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni okurken peşine düştüğüm şey sadece katilin kim olduğu değildi. Asıl merak ettiğim, insanların birbirine nasıl yabancılaşabildiği ve bir şehrin kalabalığında nasıl bu kadar yalnız kalabildiğiydi. Ahmet Ümit, polisiye kurguyu kullanarak yalnızca bir suç hikâyesi anlatmakla kalmıyor, Beyoğlu'nun değişen yüzünü, kaybolan insan ilişkilerini ve görünmeyen hayatları da gözler önüne seriyor. Bu yüzden romanın asıl kahramanı bazen karakterler olmuyor, sokakların kendisi gibi hissettiriyor. Kitap boyunca cinayetin izleri sürülürken, her karakterin kendi yükünü taşıdığı görülüyor. Kimisi geçmişinden kaçıyor, kimisi bugüne tutunmaya çalışıyor. Bu da hikâyeyi klasik bir polisiyenin ötesine taşıyor. Kitabın en sevdiğim tarafı, gerilimin sadece olaylarla değil atmosferle de kurulabilmesi oldu. Çünkü Beyoğlu'nun arka sokakları, ışıkları ve karanlığı hikâyenin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor. Kitabı bitirdiğimde bazı şehirlerin insanları yalnızlaştırmadığını, yalnızlıklarını da görünür kıldığını gördüm. Ve bir cinayetin ardında bazen bir katilden çok, görmezden gelinen hayatların var olduğunu.
Söyleme Bilmesinler insanın kalbine oturup sessizce derdini anlatan türden bir kitap. Bu kitabı okurken kendimi birçok kez durup düşünürken buldum. Çünkü anlatılanlar uzak hayatlar gibi gelmedi; aksine hepimizin içinde bir yerlerde sakladığı duygulara dokundu. Aile ilişkileri, sırlar, kırgınlıklar ve yıllarca söylenmeden biriktirilen duygular gibi. Ben bu kitapta en çok, insanların birbirinden sakladığı sırları değil; söyleyemediği sevgileri gördüm. Bazen bir aileyi yaralayan şey büyük olaylar olmuyor, yıllarca söylenmemiş birkaç cümle olabiliyor. Şermin Yaşar'ın kaleminde sevdiğim şey karakterleri yargılamaması. Onları olduğu gibi anlatıyor. Bu yüzden okurken taraf tutmuyor, her karakterin içinde kendinden biraz bir şey buluyorsun. Okurken karakterlere dışarıdan bakmıyorsun; sanki aynı sofraya oturuyor, aynı sessizlikleri paylaşıyorsun. Kitapta bazı sayfalarda gülümsedim, bazı sayfalarda içim burkuldu. Çünkü hayat da böyle değil mi zaten? Aynı sofrada hem kahkaha hem kırgınlık, hem sevgi hem sessizlik yan yana durabiliyor. Kitabı güçlü yapan şeylerden biri de, gündelik hayatın içindeki görünmez yükleri gösterebilmesi. Çünkü bazı ailelerde sevgisizlikten çok, sevgiyi gösterememek vardır. Bir aileyi ayakta tutan şey bazen gerçeklerin yerine, birlikte taşınan suskunluklardır. Bazı sırlar kötülükten değil, insanları koruma isteğinden saklanır. Ama ne sebeple olursa olsun, söylenmeyen her şey bir gün ağırlığa dönüşür. Herkes, anlatamadığı bir hikâyeyi içinde taşır. Bazı sırlar ortaya çıktığında insanın hayatını değiştirmez; sadece yıllardır taşıdığı yükün adını koyar. Ve bir ömür, söylenemeyen birkaç sözün etrafında şekillenir.
Bahçıvan ve Ölüm ilk bakışta bir baba ile oğlun hikâyesi gibi görünse de, aslında kuşaklar arasında taşınan sessizlikleri, sevgiyi gösterme biçimlerimizi ve geç kalınmış duyguları da anlatıyor. Bahçeler, ağaçlar ve emek bu kitapta yalnızca bir fon değil; karakterlerin iç dünyasını yansıtan güçlü simgeler olarak karşımıza çıkıyor. Toprağa gösterilen sabır ile insan ilişkilerine gösterilmesi gereken sabır arasında ince bir bağ kuruluyor. Okurken bir fidanın büyümesini beklemekle bir insanı anlamaya çalışmak arasında düşündüğümüzden daha fazla benzerlik olduğunu hissediyorsun. Roman boyunca karakterlerin yaşadıkları kadar sustukları da dikkatimi çekti. Çünkü bazen bir insanın kalbini en çok yaralayan şey, duyduğu sözlerden çok duyamadıkları oluyor. İnsan, en çok söyleyemediklerinin yükünü taşıyor. Georgi Gospodinov kitapta büyük dramlar yaratmadan, duyguları abartmadan duygusal bir ağırlık kurmuş. Okuru ağlatmaya çalışmıyor, büyük sözler etmiyor. Ama tam da bu sadelik sayesinde bazı sahneler beklenmedik şekilde etkiliyor. Ben bu kitapta bir baba-oğul hikâyesinden çok, insanların birbirine ulaşma çabasını okudum. Bazen yıllarca aynı hayatın içinde yaşayıp yine de birbirimizi ne kadar az tanıyabildiğimizi gördüm. Bazı babalar sevgilerini söylemeden, ömür boyu verdikleri emekle anlatır. Ve sevgi her zaman eksik değildir; bazen sadece yanlış yerde, yanlış biçimde aranıyordur.
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,7bin okunma
Lale Sokak, zamanı geri çağıran bir ses gibi konuşuyor; yüksek değil, ama derinden. 90’lar burada sadece bir dönem değil, insanın hafızasında yavaş yavaş çözülen bir ışık gibi duruyor. Ne tamamen geçmişe ait, ne de bugünde var, sadece hatırladıkça canlanan bir ara zaman...
Sayfaların arasında sokaklar var; kaldırım taşlarına sinmiş yaz akşamları, pencere kenarlarında uzayan bekleyişler, adını koyamadığımız ilk duygular, birlik beraberliğin belki de en yüksek zamanlar olduğu mahalle kültürü... Her şey, bugünün hızına inat, yavaş ve ağır bir ritimle akıyor. Sanki zaman, acele etmeyi henüz öğrenmemiş. Aşk ise burada bir cümleye sığmaz; bir bakışta kalır, çoğu zaman söylenmeden büyür ve yine söylenmeden eksilir. İnsanlar birbirine daha yakın ama kelimeler daha seyrektir. Belki de bu yüzden her şey daha gerçektir; çünkü söylenmeyen şeyler bile duyulabilir.
Kitap, nostaljiyi süslemiyor, 90’ları sadece “eski güzel günler” diye idealize etmiyor. Aksine, o dönemin içindeki hem sıcaklığı hem de kırılganlığı aynı anda gösteriyor. Çünkü geçmiş her zaman parlak değildir; ama hatırladıkça içimizi ısıtan bir tarafı vardır.
Bence kitabın en güçlü yanı; döneme ait hatırlanan ve okudukça anımsanan, hem belirgin hem de çok ince detaylarla insanın içine dokunması. Bu yüzden okurken “ben de yaşadım” hissi sık sık ortaya çıkıyor.
Pınar Pars'ın hakkını vermem gereken son nokta ise; kitabın merkezinde Derya'nın hayatı var gibi gözükse dahi, Lale Sokak'taki hiçbir hayat öyküsü birbirinin önüne geçmemiş, birbirinin gölgesinde kalmamış, hepsi ayrı ayrı anlatılmış.
Kitap bittiğinde anlayacaksınız ki; bazı zamanlar, insanın kendine daha yakındır. Zaman ilerlemiş olabilir, ama bazı duygular hâlâ o eski sokaklarda dolaşıyordur.
Dipnot 1: Bazı sayfalarda sıcak poğaça kokularını, kekleri, pişirilen
Lale SokakPınar Pars · İkinci Adam Yayınları · 202638 okunma
İki Şehrin Hikâyesi bir dönemi anlatır ama asıl derdi tarih değil, insanın o tarih içindeki halidir. Charles Dickens, Paris ve Londra arasında gidip gelen bu hikâyede, devrimin yarattığı yıkımı ve umudu aynı anda gösterir. Fransız Devrimi’nin gölgesinde ilerleyen olaylar sadece bir rejim değişimini değil; öfkenin, adalet arayışının ve intikamın nasıl birbirine karıştığını ortaya koyar. Ezilenlerin ayağa kalkışı bir noktadan sonra haklılıktan çıkar, kontrolsüz bir şiddete dönüşür. Karakterlerin bu kaos içindeki dönüşümü de zaten romanın en güçlü yanı. Özellikle Sydney Carton, başta önemsiz görünen bir adamken, hikâyenin en ağır yükünü taşıyan kişiye dönüşür. Onun yaptığı seçim, romanın kalbinde duran fedakârlık fikrini en çarpıcı şekilde gösterir. Bir toplum değişebilir, ama insanın içindeki karanlık ve iyilik her zaman birlikte var olur. Adalet arayışı, kontrolden çıktığında zulme dönüşebilir. Büyük değişimler sadece dünyayı değil, insanın içini de altüst eder.
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202076,6bin okunma