Bir kadın çocuk doğuruyor ve kollarına verilen, ona bağımlı, onun bakımına muhtaç bu çaresiz yaratıkla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Kendi kendinle bile başa çıkamazken çocukla nasıl başa çıkacaksın? Çocuk yük oluveriyor, çocuk imkânsız bir zorluk oluveriyor, bir zamanlar olduğun çocuğu bile taşıyamazken bu yükü, bu çocuğu nasıl taşırsın, hepimizin içinde yaşayan o çocuk nasıl taşınır, özellikle de küçük yaşta yitirdiği annesini zar zor hatırlayan, bu yüzden de annesini içinde bir delik gibi taşıyan biri, hepimiz annelerimizi içimizde bir delik gibi taşırız, büyük ya da küçük, ölü ya da diri, işte bu yüzden yaşayabilmek için bu delikleri doldurmaya çalışırız ya da annelerimizi reddederiz ama o zaman da -becerebildiğimizi düşündüğümüzde -özgürleşmenin suçluluğuyla yaşamak zorunda kalırız.
İyi ve kötü asimetriktir. Kötü, iyiye muhtaçtır. Kötü bir şeyi deneyimlemek için, yok edilecek ya da zarar verilecek iyi bir şeyin zaten olması gerekir. Örneğin, bir insana zarar vermek tam da bir insanın değerli oluşunun iyi olmasından dolayı kötüdür. Buna karşın iyi, mutlaka kötüye muhtaç değildir. Örneğin, bir kişi refah ve huzur gibi iyi nitelikleri deneyimleyebilir. Bu belirli iyi nitelikler herhangi bir kötü niteliği gerektirmez. İyilik tüm kötülüklerden önce gelir.
Hayat böyledir diyorum içimden, ne zaman ne olacağını önceden hiçbirimiz bilemiyoruz. Zamanında beğenmediğimiz, hatta olmadık nedenlerle kırdığımız insanları hayat yeniden, beklenmedik bir biçimde karşımıza çıkarır. Geçmişte yaptığımız hataları yüzümüze vurur gibi, bu sefer ona muhtaç eder bizi.
Cenab-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın, manen hastasın. İbadet ise manevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: "Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?" Ne kadar manasız olduğunu anlarsın.
İbrahim'in oğlu olmazsa kendisinden sonra Osmanlı hânedânı son bulmuş olacaktı. Devlet erkânı, özellikle Vâlide Kösem Sultan, İbrahim'e güzel câriyeler takdiminde yarışa girdiler. Kafes hapsinden yeni kurtulmuş deneyimsiz sultana, vakanüvisin ifadesiyle, "zümre-i nisvân şîvekârlık" ile "dostluk fenninin acâyib sırlarını ta'lîm" ettiler. Her ne kadar bu yolla birkaç şehzâde dünyaya geldi, ama pâdişahın yatağını paylaşan hâseki kadınların masrafları aşırı bir hale geldi. Beş altı hâsekinin hâslardan yıllık gelirleri, 100.000 guruşa (genelde 1 guruş=80 akça) vardı. Ayrıca onların yanaşmalarının israfları karşısında kul tâifesine maaş yetiştirmek sorun oldu; darlık içinde bunalan devlet hazinesine harem ağır bir yük getirdi. Harem kadınlarının artan nüfuzu da idarede bir yolsuzluk zinciri başlattı: Birçok yüksek devlet memuriyetleri, rüşvet alan hâsekilerin tavsiye ve müdahalesiyle verilir oldu. Sonunda bütün devlet makamları, açıkça kim fazla rüşvet verirse ona verilmeye başlandı. Mülkün sahibi sultan, mevkileri satmakta kendini haklı görüyordu. Rüşvetle bir memuriyet alan kimse parayı çıkarmak için memuriyete gitmeden makamını satışa çıkarırdı. Devlet makamları bir artırma pazarı haline geldi. Geliri yüksek sancaklar ve eyâletler, pâdişaha musahib-nedîm olanlara ya da hâseki kadınlara veya adamlarına verilmeye ve bölüşülmeye başladı. Emektar idareciler, viran saraylarda veya han köşelerinde muhtaç ve zebun bekler hale düştü. Rüşvetle bir valilik elde eden paşa da, rüşvet parasını çıkarmak için vergi veren reâyayı soyardı. Durumu vakanüvis şöyle özetler: Vergi veren reâya ayaklar altında, devlet hazinesi yağmacılar elinde, devlet kadınlar kontrolü altında "âlemin ihtilâli göründü".
Sayfa 245 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu