küçük olan ölmeden evvel neden acı çekmek zorunda? Büyük biri, mujik, ya da kadın acı çekince günahları bağışlanır, ama küçük olanın günahı olmaz ki? Neden?
18. asrın başında, Rusya, Avrupa’nın en geri memleketlerinden biriydi. Ruslar korkunç bir miskinlik içinde yaşıyorlardı: Sakallarını göbeklerine kadar uzatırlar, kolları geniş ve uzun, etekleri yerlerde sürünen esvaplar giyerlerdi. Gayet kaba insanlardı. “İnsan karısını kendi canı gibi sever ve eşeği gibi de döver” derlerdi. Halk, Boyar adını taşıyan bir zadegân sınıfıyla mujik denilen köylü sınıfına ayrılmıştı. Mujiklerin hâli esirden farksız, acınacak bir şekilde idi. Pop denilen Rus papazlarına gelince, cahil ve hurafeciydi. Çok iptidai bir devlet teşkilatına sahiptiler. Çar adını taşıyan hükümdar, milletin başı sayılırdı. Sonsuz salahiyetleri vardı. Önlerinde eğilmeyen başlar, aman verilmeden kesilirdi. Çarlar Moskova’da otururlardı. Memleket zaman zaman açlıktan doğan köylü isyanlarına, saray cinayet ve entrikalarına, askerî ihtilallere sahne olurdu. İşte bu geri memleketten modern bir devlet çıkaran, Rusya’ya Garp medeniyetinin kültürünü sokan, birbiri arkasından birçok inkılaplar yapan, Rusya’nın komşuları ile durup dinlenmeden harbler yaparak memleketini büyüten ve zenginleştiren Deli Petro oldu; çılgın, kaba, hatta vahşi, fakat münevver büyük bir hükümdar idi.
Yaşamayı sevmek mi? Sözü bile kulağınızı tırmalıyor, değil mi? Hayır, biz okumayı, tartışmayı severiz; gelecekle ilgili düş kurmaya bayılırız. Demek oluyor ki biz yaşamı platonik, döl vermeyen bir sevgiyle seviyoruz.
Ah, sizin şu nezaketiniz...
Şimdi nezaketi bırakın da söyleyin bakalım: Siz “aydınlar” sözünden ne anlıyorsunuz?
“Aydınlar mı dediniz?
Onlar çavdar çiçekleridir.”