Maskeler düşünce düzen bozulur...
"Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz" derler... Kurt öyle de, ya tilkiler... Bundan mülhem, muktedirin etrafından kırıntı ile geçinen "tilkiler" kışı payitaht civarında geçirseler de yedikleri ayazı çabucak unuturlar, ayaz yine gelip çatınca da tedbirsiz kalakalırlar...bizden söylemesi ! Güç odağının gölgesinde kimliğini unutup, sofradan düşen kırıntılarla semirenleri, güce yaslanıp karakter devşirenleri, muktedirlerin etrafından edindikleri maskelerle arz-ı endam edenleri anlatan birkaç veciz söz ve bir şiir: Devşirilmiş gölgelerin soyu sopu karanlık Dost gibi yanaşmalar bil ki anlık, çıkarlık ★ Hazine kapısında birikmiş kalaba, kuyruk, Kimi kurnaz tilki, kimi fare, kimi kıl kuyruk ★ İtin gözü sofrada, kulağı fısıltıda, Bir kemik gelir diye bekler pusuda. ★ Akrep sinsi yürür, zehri kuyruk ucunda, Çakallar geçinirmiş kurtların yamacında ★ Kurt postuna bürünmüş nice korkak siluet, Muktedire rüku eder, ismini koyar "hürmet". ★ Geçim kapısı olmuş eğilip bükülmek Hakdan başkasına rükü ve secde etmek ★ Öylelerini gördüm ki hem ne şahsiyetsiz Münafık, müşrik ve münkirden öte ★ Bir kemik uğruna, nasıl da ürür,
Turan şiiri Ziya Gökalp
Damarlarımda yaşar şan-ü ihtişamiyle Oğuz Han, işte budur gönlümü eden mülhem: Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
TELEGRAM ARAŞTIRMASI BİZE NE KAZANDIRIR?
Mircea Eliade’nin dikkatimizi çektiği üzere, mitolojide çok rastlanılan bir tema da, efsanevî birtakım varlıkların kadîm zamanlarda insanlar tarafından katledilmesi, ancak onların çektiği ıztırab ve toprağa akıttığı kandan bugünkü “besleyici” bitki ve hayvanların doğmasıdır. Her ne kadar kendilerine ihanet edilmiş olsa da, bugün insanların “hayat”ta kalmasını sağlayan “nimetler”in borçlu olunduğu bu efsanevî varlıklar asla unutulmaz ve hep şükran duyulur onlara. Mitolojideki bu tema ne zaman karşımıza çıksa, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun maruz kaldığı ve hem adını, hem teorisini, hem de pratiğini kendisinden öğrendiğimiz TELEGRAM gelir hep hatırımıza. Mirzabeyoğlu, 13 yıl boyunca barbarca işkencelere maruz kalmış ve ihanetin her türlüsünü yaşamıştır belki ancak tüm bu ıztırablar boşa gitmemiş, bu vesileyle yepyeni bir “dünya” DAHA hediye etmiştir hepimize. Bizce çok mütevazı bir dille, şöyle ifâde eder bunu kendisi: “Şair Bodler’in, simyadan mülhem, sevgilisine “sen bana çamur verdin, ben ondan altun yaptım!” demesi gibi, bize zehir yedirdiler, biz onu panzehir ve bağışıklık aşısı yolunda kullandık.” Öyle bir “dünya”dır ki TELEGRAM vesilesiyle Mirzabeyoğlu’nun önümüze serdiği, bir yandan “geleceğin teknolojisi”nin sırlarını şimdiden fısıldamakta ve bizi hem fikrî, hem ilmî, hem de maddî olarak yarınlara hazırlamakta, diğer yandan da TELEGRAM’ın “sahte” ama insanoğlunu kıskıvrak yakalayan büyüsünde mündemiç unsurların tahlili ve “hakikatlerinin hakikati”ni muazzam bir nefs, dünya, kâinat ve tarih muhasebesi içerisinde gösterme yoluyla, bizi asıl geleceğin insan, toplum ve dünyasının YAŞANMAYA DEĞER iklimine, EFSANEVÎ imarına ve İNSAN’ın dünya hâkimiyetine hazırlamaktadır. **Tek kelimeyle, TELEGRAM’cıların hükmettiği “şeytanî dünya düzeni”nin şimdiki maddî-manevî
Telegram
AYASOFYA AÇILDI DA NE OLDU?..
Binler elhamdülillah önce, sonra sorarım: "Ayasofya'nın aslına dönmesi bize ne kazandırdı?" Şimdilerde, biraz da alaycılıkla, çokları dillendirir oldu bu suâli. Bense Bakara sûresinin 248. ayetinden mülhem bir cevap veriyorum buna. İstersen arzedeyim: Hani orada İsrailoğulları "yenilgi içinde geçen bir dönemin ardından" müjdelenirler. Müjdelendikleri nedir peki? İçinde Musa ve Harun aleyhümüsselâmın bakıyyesi bulunan sandığa eriştirilmeleridir. Tefsirlerde söylendiğine göre bu sandık, yeni değil, zaten daha önceleri sahip oldukları bir şeydir. Fakat mağlubiyetlerinden sonra ellerinden alınmıştır. Tekrar kavuştuklarında ise İsrailoğullarını sekinete ulaştıracaktır. İşte, "Allahu'l-a'lem!" kaydıyla söylersem arkadaşım, Kur'ân-ı Hakîm'de bu hâdisenin nakledilmesindeki pek çok sırlardan birisini kendimce şöyle fehmederim: Milletler şanlı devirlerine dâir eşyalardan/mekânlardan bir "sekinet" alırlar. Onlarla göğüslerine bir genişlik gelir. Bir özgüven artımı yaşarlar. Ayaklarını zemine daha sağlam basarlar. Bunu bana söylettirenlerden birisi de mürşidimin 20. Söz'deki o meşhur cümlesidir: “Kur'ân-ı Hakîm’de çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki her birisinin arkasında bir düstûr-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor.” Yâni mezkûr hâdisenin bize aktarılmasındaki hikmetlerden birisi de budur. Bu "düstûr-u küllî' ve "kanun-u umumî"yi fark etmemizdir. Hatta şear-i İslâmiyeye dâir ne varsa hepsinin ihyâsı mertebe mertebe bu sırra dahildir. Hem de öyledir: **Ayasofya'nın vazife-i asliyesine dönmesi de bunlardandır. Osmanlı'nın inşâ ettiği mirâsa kendisini bağlı hisseden Türk, Kürt, Arab, Laz, Çerkes, Arnavut, Boşnak vs. her kim varsa hepsi, tıpkı İsrailoğullarının kayıp sandıklarına tekrar kavuşmaları gibi, şu müjdeli hâdiseden bir
Ayasofya-ı Kebir Camii
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, hatta 70’lerin, 80’lerin pop ve aranjman müziğine kadar uzanan süreçte; Paris’ten getirtilen dergilerden, Fransızca şiir antolojilerinden (özellikle Baudelaire, Verlaine ya da Mallarmé gibi sembolistlerden) "mülhem" (!) devşirilen, bir veya iki dizesi değiştirilip altına yerli imza atılan tonla eser üretildi. Ancak o dönemin intihali ile bugünün yapay zekâ sahiplenmesi arasında çok ciddi bir seviye ve mahiyet farkı var. Eski dönem intihalinde (buna intihal edebiyatı da diyebiliriz) her şeye rağmen ortada pasif de olsa bir insani entelektüel çaba vardı. Fransızca bir şiiri alıp, bunu Türkçe'nin ahengine, aruzuna ya da hecesine uydurmak; kelimeleri seçmek, vezni oturtmak en azından dilsel bir işçilik gerektiriyordu. O dönemdeki cürüm, "emeğin hırsızlığıydı." Sanatçı, başkasının zihinsel mülkünü çalıyor ama onu kendi dil tezgahında yeniden dokuyordu. Yapay zekâda ise ortada bir "tezgah" bile yok. Sanatçı, algoritmanın ürettiği nihai çıktıya hiçbir zihinsel, vokal veya estetik işçilik katmıyor. Sadece bir tuşa basıyor ve ortaya çıkan kusursuz ürünü doğrudan kendi göğsüne iğneliyor. Yani buradaki hırsızlık, bir eseri alıp dönüştürmek değil; hiç var olmamış bir emeğin varmış gibi simüle edilmesi. Eski intihalciler bir şiiri çalarken "Bu fikri ben buldum" diyorlardı, yani fikri mülkiyete göz dikiyorlardı. Fakat yapay zekâ şarkısını "ben söyledim" diye savunan kişi, fikrin ötesinde doğrudan biyolojik bir yalan söylüyor. Ses; insanın gırtlağı, ciğer kapasitesi, yaşanmışlığı, tınısı ve kusurlarıyla var olan, doğrudan bedene bağlı ontolojik bir kimliktir. Yapay zekânın ürettiği bir vokal performansını "ben söyledim" diye savunmak; bir başkasının (ya da bir makinenin) biyolojik varlığını, kendi et ve kemiğinin bir ürünüymüş gibi pazarlamaktır. Bu,
1000Kitap
Medh ü zemm...hüsn-ü mübalağa ve mugalata !
Efendim bu yazıda övgünün yağcılıkla cilâlanmış hâlini, hüsn-ü mübalağa edeyim derken mugalatanın tâ zirvesini görmüş bir yaklaşımı, birazcık ironi ile karıştırıp sunmayı diledim, ki toplumun bir çok kesiminde alenî yahut zımnî çoklarına şahit olmuşuzdur... ★ Buyrunuz, mübalağa ve mugalata dolu böylesi bir medhiyeye(*) göz atalım; Sen ki ey cihân-ı ilm ü irfânın ve dahi siyâsanın muhterem ü muhteşem üstâdısın Kadrini takdîr edemez kimse ki, allâme-i yektâ-yı zamân fâzıl-ı ferzâne-i devrânsın Efendim su dökemez eline Aristo vü Felâtûn, sen ki tüm zamânların feylesof ve mütefenninlerinin durr-i yektâ şahı'sın Sultân-ı ulemâ, üdebâ, siyasâ bile câhil ve nâkıs sayılır yanında, şüphe mi var âlim-i a’zam demeli sana ki işitmeyen kalmasın Ne Fuzûlî ile Nef’î ne Nedîm ü ne de Bâkî ne de Nâbî ne de Hâmid, ne Avisenna ü Calinus, ne de Cabir ne de Biruni, ne de ibni Haldun'lar olabilir mi sana şâkird Senin şan ü nâmın şarkda garbda cenub ü şimalda oldu hem varid Etrafın efendim, her dem devletlü ve umerâ, âlim, fâzıl, haslar ile sarılmakta, avamî vü cühelâ size hayran olmakta ki bu hakikat-ı câlib Kehleni aramaya vakit bulamaz da, hiç de demezsin el aman Vâlih ü hayrete düşüp düşünmekte has kulların ve dahi tebân, âyâ bu ne kudret ne fetânet ne kiyâset ne zekâdır, bu ne dehşetli dehâdır, çok yaman Ya görülmüş mü duyulmuş mu böylesi aceb şimdiye dek ve elân Zîrâ ki efendim kudemâ-yı şu’arâ vü üdebâdan, ulemâ vü siyasadan kime bu dünyâda nasîb olmuşki bu ilm ü irfân, bu ikbal bu imkân İşiten varsa gören varsa bilen varsa buyursun ki açıktır hepsine meydân ★