Malya’nın Yabancı Kılıcı: Babai İsyanı’nda Frenk Paralı Askerleri ve Selçuklu Meşruiyetinin Epistemik Kırılması 1240 yılında Malya Ovası’nda patlak veren Babai İsyanı’nın tasfiyesi, Türkiye Selçuklu tarih yazımında genellikle bir iç asayiş vakası ya da Moğol istilası öncesi dinsel-sosyal bir patlama olarak ele alınır. Ancak bu isyanın bastırılmasında kritik bir "operasyonel koçbaşı" olarak devreye sokulan zırhlı Frenk (Latin/Haçlı) paralı askerleri, askeri bir zorunluluğun ötesinde, Selçuklu merkezî otoritesinin teolojik, bürokratik ve toplumsal meşruiyet zeminindeki derin bir çürümenin sembolüdür. Bu makale; Malya Ovası’nı Selçuklu’nun yapısal fay hatlarının kesiştiği bir kriz nexusu (kesişim merkezi) olarak kabul ederek, Frenk askeri kullanımının toplumsal hafızada, askeri teolojide ve merkez-çevre geriliminde yarattığı kümülatif kırılmayı tarih sosyolojisi merceğinden incelemektedir. 1. Bir Kriz Nexusu Olarak Malya Ovası Anadolu Selçuklu Devleti, göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitlelerinin askeri mobilitesi ve fetih dinamizmi üzerine inşa edilmiş heterojen bir yapıydı. Ancak devletin kurumsallaşma, yerleşik hayata geçme ve Fars kökenli bürokrasiyle merkezîleşme politikaları, sistemi kuran asli unsur olan Türkmenleri zamanla taşraya ve yönetimsel çepere itti. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde zirveye çıkan vergi adaletsizlikleri, toprak düzenindeki bozulmalar ve Moğol baskısıyla sıkışan nüfus, Baba İlyas ve Baba İshak’ın karizmatik liderliğinde teolojik-siyasal bir patlamaya (Babai İsyanı) dönüştü. İsyanın Amasya ve Tokat hattından başkent Konya’ya doğru bir çığ gibi büyümesi, Selçuklu’nun yerel askeri mekanizmalarını felç etti. Devlet, tahtı ve rejimi korumak adına son çare olarak Malya Ovası’nda ağır zırhlı Frenk süvarilerini cepheye sürdü. Niceliksel olarak
Tarih
2060’lı yıllar: Bir Distopya’nın Beyaz Gölgesi Issız dağ yamacında gizemli bir motel işletmesi; Makedon göçmeni motel patronu, Afgan kökenli bir müdür, Suriyeli bir mutfak şefi, Özbek asıllı bir temizlikçi kadın, Afrika kökenli dilsiz bir genç ve tüm bunların yaşam alanını, yemek yedikleri kaplarını temizleyen Diyarbakırlı bir bulaşıkcı… Anlamanın güç olduğu, gerekliliği şüpheli fakat bir ülkenin içine düştüğü vahim durumu, adeta bir absürt parodiyle resimleyen; gerçekte kimin ne iş yaptığı bilinmeyen, muamma dolu, sinirleri harabeden bir müzakere… Çoktandır başlarına bela olmuş, artık ülkede yerleşik hayata geçmiş olan, gitmeyi düşünmek yerine sayıları on milyonları bulan mülteciler… Ve yıllar sonra, tarih 2071’i gösterirken, kendisine öz vatan kabul ettiği topraklarına geldiğinde ona yabancılık çeken, hayal ettiği o aydınlanmayı kendi toplumuna getirebilmek için elinden hiçbir şey gelmeyen gizemli bir kardeş… Adı konmuş bir müstemlekeliğin fecaati altında, geri dönüşü olmayan tükenmişliğin fırtınasına kapılarak öz benliğini yitirmiş, dünyanın keskin değişimine iyi olan hiçbir şey elde edemeden uyum sağlamak zorunda kalmış bir ülke, bir devlet… Ovidius Müzakeresi, otoriter bir devlet yönetiminin, ister iyi eğitimli, isterse eğitimsiz olsun, hükmettiği kitleleri onlara sormaksızın (fakat fikirlerini sözde beyan etmelerine izin verdiği görüntüsü altında) nasıl Makyavelist ve teslimiyetçi yaşam biçiminin figüranları haline getirdiğinin işaretlerini taşıyor. Bununla birlikte, toplumun her yönüyle sömürülen bir millete nasıl dönüştürüldüğünün sürecini, aşamalarıyla nasıl ilerlediğini anlatmak yerine, unutulmaması gereken kimi detayları hatırlatarak, sürecin acı sonucuna değiniyor. Kitap aynı zamanda, başlarına gelen her olumsuzluğa mizahi açıdan da bakmasını bilen,
Edebiyat
Reklam
En az 3 çocuk demeye devam ediyolar bizim boşluğumuzu turistler mülteciler dolduruyor :) onlar da mübarek en az 7
Kendi vatanımızdan sürgün edilmiş birer mülteci gibiyiz; Ayrı dünyaların dilsiz bekçileri olmuşuz, bu derin karanlıkta.
Biz, aynı gökyüzünün altında ama farklı mahşerlerin içinde yanan iki mülteciyiz.
Devleşen teknoloji, cüceleşen merhamet
İnsanlık tarihi, ne yazık ki çoğu zaman şatafatlı sarayların gölgesinde kalan, sessiz çığlıkların tarihidir. Bugün "modern" dediğimiz dünyada, haritalar üzerindeki çizgilerin nehirlerden veya dağlardan ziyade, yeraltındaki boru hatlarına ve enerji koridorlarına göre yeniden çizildiği bir döneme şahitlik ediyoruz. İşte bu tablonun düşündürdüğü birkaç temel nokta: Mazlum Coğrafyalar ve Kaynak Laneti Bir toprağın zenginliği, bazen o toprağın üzerinde yaşayanların en büyük trajedisine dönüşebiliyor. "Kaynak laneti" denilen bu durumda; petrolün, doğal gazın veya nadir elementlerin bulunduğu coğrafyalar, refahın merkezi olması gerekirken küresel güçlerin satranç tahtasına dönüşüyor. Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar uzanan bu hatta, yerin altındaki "siyah altın" yerin üstündeki insanların kanıyla sulanıyor. Enerji Savaşlarının Görünmez Yüzü Günümüzde savaşlar artık sadece cephelerde değil, vanaların başında ve borsa ekranlarında veriliyor. Enerjiye hükmeden, dünyaya hükmeder anlayışı; diplomasiyi bir nezaket sanatı olmaktan çıkarıp bir dayatma aracına dönüştürdü. Isınma, aydınlanma ve üretim gibi temel insani ihtiyaçlar, birer stratejik silah olarak kullanıldıkça, olan yine bu ağın en zayıf halkalarına oluyor. Bitmek Bilmeyen Hırs: Modern Babil İnsanoğlunun "daha fazlasına sahip olma" arzusu, etik değerlerin ve empati duygusunun önüne geçmiş durumda. Bu hırs, sadece sınırları değil, vicdani barajları da yıkıyor. Birkaç metreküp gaz veya birkaç varil petrol için binlerce yıllık medeniyetlerin yok edilmesi, modern insanın en büyük paradoksudur. Teknolojide devleşirken, merhamette cüceleşen bir dünya portresi çiziyor küresel hegemonlar. Masumiyetin Bedeli Savaşın kararını verenler ile bedelini ödeyenler hiçbir zaman aynı kişiler değildir. Masum insanlar; bir sabah ansızın
Reklam
Reklam