Bu romanı incelemek istersek sırasıyla şöyle başlayabiliriz aslında ;
Romanın baş kahramanı Giovanni Drogo, genç bir subay olarak Bastiani Kalesi’ne atanır. Bu kale, görünürde büyük bir düşmanı “Tatarlar’ı”beklemektedir. Ancak yıllar geçer, o beklenen saldırı hiç gelmez. Bu durum insanın kendini beklemekle nasıl tüketebileceğini gösterir. İnsan zihni umutla oyalanmaya çok yatkındır: Gerçekleşmeyecek bir beklenti bile yaşamı anlamlı kılar. Drogo için bu umut, yaşamın boşluğunu örten bir perde gibidir. Aslında bu kale, onun iç dünyasının bir metaforudur: Yalıtılmış, hareketsiz, donmuş.
Kale her şeyden uzaktır; Drogo ve diğer askerler burada bir tür zaman hapishanesine tıkılmış gibidir. Zaman akıp giderken Drogo gençliğini, fırsatlarını, aşklarını, hayallerini birer birer yitirir. Bu durum, insanın ölüm korkusunu ve zamana yenik düşme endişesini gösterir. Kale, insanın ölüme doğru ilerleyişinin simgesidir. Drogo aslında orada düşmanı değil, kaçınılmaz sona, yani ölüme hazırlanır. Boş bekleyiş, insanın ölümle yüzleşmek yerine kendini oyalama biçimidir.
Drogo kale yaşamının monotonluğunu görür, bazen oradan ayrılmak ister ama yapamaz. Çünkü orada kalmak, bilinmeyene gitmekten daha az korkutucudur. İnsan çoğu zaman mutsuz olduğu düzeni bile değiştirmeye cesaret edemez. Bu, insanın alışkanlıklara bağımlılığı ve güvenlik arayışını anlatır. Psikolojide buna öğrenilmiş çaresizlik de denebilir. Drogo, özgürlüğe kapısını kendi elleriyle kapatır çünkü kalede kalmak, zihninde bir tür konfor alanıdır.
Romanın sonunda Drogo hastadır ve kaleden ayrılır. Ölümü beklerken Tatar Çölü’nün gerçek ya da hayali varlığı fark etmez artık. Yalnızca kendi sona erer. Sonunda insan, evrenin kayıtsızlığıyla baş başa kalır. Tatarlar gerçek olsa da olmasa da fark etmez; önemli olan insanın kendi