Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatimiza,ne kaçırdığımız fırsatlara ne de geleceği olmayacak hülyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız.
Başkalarını dinleyebildiğimiz, hislerimizi, düşüncelerimizi onlarla paylaşabildiğimiz ve olup biteni anladığımız andan itibaren birey oluyoruz, insanlaşıyoruz. Ne var ki giderek insandan uzaklaşan uygarlığın karmaşası içinde toplumlar, devletler, aileler, bireyler darmadağınık… Yeni bir dil kurmaya yeni teoriler üretmeye ihtiyacı var insanlığın. Kimin dilini kuracağız, kimin dilini konuşacağız peki? Cevap “çocuk”ta gizli. Her yeni doğan çocuk bir umuttur elbet ancak onlarda felaket denebilecek bir güncel insan vizyonunun içine doğuyor. Herkese diğer insanlardan üstün olması gerektiğini fısıldayan bu ayartıcı vizyonu insan için, doğa için yeniden tesis etmenin temelinde dili yeniden kurmak yatıyor. Elimizdeki en güçlü araçlardan biri, kusursuz olarak doğan her çocukla iletişimimizi gözden geçirmek. Çünkü çocukla iletişimde sadece bir dil kurmuyoruz, ona bir dünya yaratıyoruz. Beyninin fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak nasıl dönüşeceğini belirliyoruz.