Puan vermedi·112 syf.··
2026 12. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 13 Haziran 2026 23:39
Şu aralar hava o kadar boğucu ki... Yetmiyor Bad Dream arka fonda çalıyor, Bellhound Choir. İnsanın göğsüne bir taş oturuyor oturmasına da, Cahit Tanyol’un bu sararmış sayfalarını karıştırırken o taş daha da ağırlaştı. Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi. Kitabın adı bile bir resmiyet, bir akademik soğukluk taşıyor ama içi... İçi resmen kor. Bazen durup bakıyorum etrafıma. Otobüste ters ters bakan adam, markette sırasını kapmaya çalışan o teyze... Egoizm diyor Tanyol, Schopenhauer’dan el alarak. Aramıza öyle derin hendekler kazmışız ki, kimse kimsenin kuyusundan su içemiyor artık. Bir sözleşme olmasa, hani o kanunlar, ayıplamalar falan olmasa birbirimizin gırtlağına çökecek vahşileriz aslında. Üstelik gökten üç elma da düşmeyecek. Doğruya doğru. Dürüst olmak lazım bazen, kendimize bile itiraf edemediğimiz o karanlık köşelerimiz var ya. İşte o köşelerde fırtınalar kopuyor. Geçen gün kuantum fiziğiyle ilgili bir makaleye gözüm çarpmıştı, parçacıkların birbirini uzaktan etkilemesi meselesi.. Aslında Schopenhauer’ın merhamet dediği şey de tam olarak bu değil mi? İyi kalpli insan, başkasını bir "ben olmayan" olarak görmez diyor kitap. O, benin tekrarıdır. Yani o acı çekiyorsa, atom altı bir düzeyde benim de canım yanıyor. Ama biz ne yapıyoruz? Duvarlar örüyoruz. Kalın, deniz kumu betonarme duvarlar. Şey gibi... Tarık Buğra’nın romanlarındaki o taşra sıkıntısı, o kendi içine kapalı, patlamaya hazır insanlar gibi herkes. Zevk dediğimiz şey zaten sadece acının yokluğuymuş. Mutluluk diye peşinden koştuğumuz her şey aslında sadece o an canımızın yanmaması durumu. Mutluluk sadece geç kalmış acı. Büyük bir kandırmaca. Bir illüzyonun içinde, elimizde fenerle ahlak arıyoruz. Yoruluyor insan. Cümleleri bile bazen sonuna kadar götürmeye mecali kalmıyor insanın, öylece kalıyor yarım. Cahit
Schopenhauer'da Ahlak FelsefesiCahit Tanyol · Gendaş Yayınları · 199817 okunma
10/10
·158 syf.··
2024 98. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2024 02:59
‎​Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat döneminin en üretken kalemlerinden biri olarak, Felsefe-i Zenan ile yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmaz; o dönemin toplumsal yapısını, kadın-erkek ilişkilerini ve "mutluluk" kavramını derinden sorgulayan bir felsefi zemin inşa eder. Akile, Fazıla ve Zekiye gibi karakterler üzerinden kurgulanan bu eser, geleneksel aile yapısının ve kadınlara biçilen "fedakârlık" rolünün bir eleştirisi niteliğindedir. ‎ ‎​Eserdeki "Fakat her şeyin cahili olmaktansa o şey hakkında bilgi sahibi olmak yeğ değil midir?" sorusu, aslında Ahmet Mithat Efendi'nin okuruna ve toplumuna verdiği ana mesajdır. Yazar, cehaletin koruyucu bir kalkan değil, aksine bir hapishane olduğunu vurgular. Özgürleşmenin ilk adımı, insanın içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla analiz edebilmesidir. ‎ ‎​Toplumsal dayatmaların ötesine geçebilmek, karakterlerin kendi özgür iradelerini keşfetmeleriyle mümkündür. Yazar, aşkı idealize edilen bir masal olmaktan çıkarıp rasyonel bir zemine oturtur: ‎​"Hiçbir aşk yoktur ki masallarda denildiği gibi görür görmez kalbinin derinliklerinden ve can-ı gönülden kopuşup da gelmiş olsun." ‎​Bu cümle, duyguların da bir akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini savunur. Akile, Fazıla ve Zekiye’nin yaşadıkları, birer duygu tutsaklığından ziyade, kendi zihinlerini özgürlük aşkıyla doldurma çabasıdır. Nitekim karakterin ifadesiyle: "Ben zihnimi, esaretin her yönünü uzun uzadıya ölçüp tarttıktan sonra özgürlük aşkıyla doldurdum." Bu ifade, esaretin sadece fiziksel değil, zihinsel bir tercih veya bir kabulleniş olduğunu gösterir. ​Kitabın belki de en vurucu eleştirisi, insanın sahte mutluluklar peşinde koşarak kendi özgürlüğünü nasıl sınırladığı üzerinedir: ‎ ​"İnsan kısmı hürriyet hürriyet der de hürriyetin ne olduğunu dahi bilmez. Mutluluk mutluluk
Edebiyat
Felsefe-i ZenanAhmet Mithat Efendi · Sel Yayıncılık · 2012211 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
9/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2026 84. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 05 Haziran 2026 00:00
#fundaokuyupyorumluyor GÜNLÜK YAŞAM FELSEFESİ ŞİMDİYE ÖVGÜ & GÜNDÜZ VASSAF Hayırlı, mutlu ve güzel haberler alacağımız bir hafta olsun inşallah Bugün @inkilapkitabevi nden çıkan @gunduz_vassaf kaleme aldığı #günlükyaşamfelsefesişimdiyeövgü söyleşi kitabı ile geldim. Kitap, genel anlamda bir felsefe kitabı olmaktan çok; insanın kendisiyle, toplumla ve çağın dayattığı yaşam biçimleriyle hesaplaşmasını sağlayan denemelerden oluşuyor. İçerisinde kimlik, mutluluk, arkadaşlık, ölüm, öğrenme, değişim, sanat, bireysellik, teknoloji ve yapay zekâ gibi birbirinden farklı görünen konular aslında tek bir merkezde birleşmiş. “Nasıl yaşamalıyız?” Yazar, felsefeyi akademik bir disiplin olmaktan çıkarıp gündelik hayatın içine taşımış. Kitap boyunca “Ben kimim?”, “Mutluluk nedir?”, “Öğrenmek gerçekten ne anlama gelir?”, “Özgür olduğumuzu sanırken hangi kalıpların içinde yaşıyoruz?” gibi soruların peşine düşüyor. Ancak bunu kesin cevaplar vermek için değil, okurun kendi cevaplarını araması için yapıyor. Kitabın sonuna geldiğinizde aklımızda net cevaplardan çok yeni sorular kalıyor. Belki de kitabın en büyük başarısı burada. Çünkü insanı değiştiren şey çoğu zaman cevaplar değil, doğru sorulardır. Kısacası; Günlük Yaşam Felsefesi, modern dünyanın gürültüsü içinde durup kendine bakmak isteyenler için yazılmış, felsefeyi günlük yaşamla buluşturan, sorgulatan ve uzun süre etkisi devam eden bir düşünce yolculuğu. Her sayfasında okuru kendi yaşamına dönüp yeniden bakmaya davet eden, sindirilerek okunması gereken güçlü bir eser. Kitapla ve sağlıkla kalın #okudumbi̇tti̇
Günlük Yaşam FelsefesiGündüz Vassaf · Tuhaf Yayınları · 202639 okunma
9/10
·1062 syf.··
2026 1. kitabı
·
43 günde okudu
·
Okunma: 21 Nisan 2026 00:00
Lev Tolstoy’un Anna Karenina romanı, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; toplum, aile, ahlak, bireysel arzu ve varoluş arasındaki gerilimi çok katmanlı biçimde ele alan dev bir insanlık panoramasıdır. Romanın gücü, tek bir karakterin trajedisine odaklanmak yerine, o trajediyi mümkün kılan bütün bir sosyal ve psikolojik sistemi görünür kılmasından gelir. Aşkın merkezde olduğu ama aşk romanı olmayan bir eser Romanın omurgasında Anna’nın yasak aşkı yer alır. Evli bir aristokrat olan Anna Karenina, Kont Vronski ile yoğun ve yıkıcı bir ilişkiye sürüklenir. Ancak Tolstoy bu ilişkiyi romantik bir “yasak aşk güzellemesi” olarak sunmaz. Aksine, aşkın başlangıçtaki büyüsünü gösterirken zamanla bunun nasıl bir bağımlılığa, güvensizliğe ve psikolojik çöküşe dönüştüğünü adım adım inşa eder. Anna’nın hikâyesi ilk bakışta tutkulu bir özgürlük arayışı gibi görünür. Fakat roman ilerledikçe bu özgürlük, toplumsal dışlanma, yalnızlık ve zihinsel bir sıkışmışlığa dönüşür. Anna, toplumun ikiyüzlü ahlakı ile kendi duygusal ihtiyaçları arasında sıkışır ve bu gerilim giderek dayanılmaz hale gelir. Burada Tolstoy’un en önemli başarısı şudur: Anna’nın trajedisini sadece “toplum onu dışladı” şeklinde basit bir çerçeveye indirgemez; aynı zamanda Anna’nın kendi içsel dengesizliğini, kıskançlıklarını, güvensizliklerini ve giderek büyüyen zihinsel kırılmalarını da aynı açıklıkla gösterir. Levin: karşı hikâye ve anlam arayışı Romanın diğer büyük ekseni Konstantin Levin karakteridir. Levin, Anna’nın yaşadığı dünyaya paralel ama ondan farklı bir yaşam arayışını temsil eder. Levin’in hikâyesi, aşk, evlilik, tarım, emek ve inanç üzerinden şekillenen daha “sakin” ama derin bir varoluş sorgulamasıdır. Kitty ile ilişkisi, Anna ve Vronski’nin yıkıcı tutkusuna karşı daha yapıcı, zamanla olgunlaşan bir aşk
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,6bin okunma
10/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2026 153. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 12:43
"GÜNLÜK YAŞAM FELSEFESİ" Şikayet veba gibi. Kendini, başkalarını depresyona sürükler, hareketsizliğinle edilgenleşir, edilgenleştikçe dünyayı bu hale getirenlerin ekmeğine yağ sürersin. “Ne yapabilirim?” diye sormuyorsan şikayet etme. Kahramanlık düşleriyle tepeden de oynama. Yaşadığımız çağ, insanlık tarihinin belki de en hızlı akan dönemlerinden biri. Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, dünyanın öbür ucundaki bir gelişmeden anında haberdar oluyor, her gün yüzlerce yeni içerikle karşılaşıyoruz. Ancak tüm bu hızın ve görünürdeki ilerlemenin içinde önemli bir soru giderek daha fazla anlam kazanıyor: Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece yetişmeye mi çalışıyoruz? İnsan, var olduğu günden bu yana yaşamı anlamlandırmaya çalıştı. Kim olduğunu, neden burada bulunduğunu ve nasıl bir hayat sürmesi gerektiğini sorguladı. Bugün de bu sorular geçerliliğini koruyor. Üstelik teknolojinin, sosyal medyanın ve dijital dünyanın hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte bu sorgulamalar daha da karmaşık bir hâl aldı. Kadının toplumdaki yeri, bireyin aidiyet arayışı, yalnızlık hissi, dostlukların değişen anlamı ve ölüm gerçeği gibi konular insan yaşamının temel meseleleri olmaya devam ediyor. İnsan kendini ait hissedeceği bir yer, güven duyacağı ilişkiler ve anlamlı bir yaşam arayışı içinde yol alıyor. Ancak modern dünyanın sunduğu kalabalıklar içinde bile yalnızlık duygusu hiç olmadığı kadar görünür hâle gelmekte. Kalabalıklar içinde de yalnız yaşar insan. Teknoloji, hayatımızı kolaylaştırırken bizi dönüştürüyor da. Cep telefonları artık yalnızca iletişim araçları değil; kimliğimizin, görünürlüğümüzün ve sosyal değerimizin bir parçası hâline geldi. Sosyal medya platformları ise çoğu zaman bizi birbirimize bağlamak yerine sürekli kendimizi kanıtlama yarışına sürüklüyor. Daha çok
Edebiyat
Günlük Yaşam FelsefesiGündüz Vassaf · Tuhaf Yayınları · 202639 okunma
Bir kahve içtiler ve…
9/10
·192 syf.·
2020 26. kitabı
- Her şey huzursuzlukla başlıyor. Kitabı bölüm bölüm incelemek istedim. Her hikayede aslında tıpkı vahdeti vücut gibi aynı ana yola ulaşan tali yollar gibi kısa mesajlar var. I. BÖLÜM 1) Aynalı Baba ile Konuşma ilk çatışma: “Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr ettiğimi kalbimle kabul ediyordum.” “Yalnızca ben “var”ım. Çünkü “hiç”im ve “yok”um. Varlığım mutlaktır. Yokluk, bağımlı olan için vardır. Mutlak “varlık”tır, “var”dır.” ↳ Vahdet-i Vücud (varlığın birliği) “Ben” insan egosu değil, ilahi varlığın bir yansımasıdır. Tasavvufta insan kendi başına bir varlığa sahip değildir. Bir aynanın içindeki görüntü gibidir. Ayna çekilirse görüntü yok olur. Kişi kendi benliğini yok saydığında geriye kalan tek gerçeklik Allah’tır. - Benliğimden vazgeçtiğim an, gerçek varlığın bir parçası olduğumu anlarım. - Eğer bir şey mutlak ise onun dışında bir varlıktan söz edilemez. Evrende her şey tek bir kaynaktan geliyor. Mutlak varlık için yokluk diye bir kavram yok. Eğer bir şey mutlaksa, onun zıttı yokluk imkânsızdır. Özet: ölmeden önce ölünüz. Benim bu küçük, sınırlı ve aciz benliğim aslında koca bir hiçtir. Ben bu hiçliği kabul ettiğimde aslında her şey olan o Mutlak Varlık ile birleşirim. Gerçekten var olan tek şey O’dur ve ben O’nun bir yansımasıyım. Kitabın ana felsefesi budur. Bu anlayışla yazılan diğer eserleri toparlamak gerekirse en bilinenleri: (1) Muhyiddin İbnü'l Arabî = Fususü'l Hikem (fikir babası - en büyük şeyh) (2) Mevlana = Mesnevi (3) Yunus Emre = Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm (4) Hallac-ı Mansur = “Enel Hak” - Ben Hakk'ım. Canını vermiştir. (5) Spinoza = Etika → Mantıkut Tayr (Kuşların Dili) → Hay Bin Yakzan → Dünyanın ilk felsefi romanı → Siddhartha 2) Yokluk Tepesi Filibe’yi biraz araştırınca– Bulgaristan / Plovdiv (Alimler yatağı) Meriç
A'mak-ı HayalFilibeli Ahmed Hilmi · Pozitif Yayınları · 201122,3bin okunma