Bölüm 9°•○
VIII. Bedbinlik, Melânkoli Dervişine sahib çık ya Hazret-i Mevlâna İsterse yap ister yık ya Hazret-i Mevlâna Mevlâna, dervişine sahip çık; ister yap ister yık, her şey senin elindedir. ● Ey bâdbân-ı şevk açılmaz mısın yine Müstağrak-ı gammım haberin yok mudur senin Ey coşku yelkeni, yine açılmayacak mısın? Ben gam içinde boğulmuşum, bundan haberin yok mu? ● Bir gül’izar semtine pervaz etsene Ey andelib-i cân perin yokmudur senin Ey can bülbülü, o gül yüzlü sevgiliye doğru uçsana; yoksa senin kanadın yok mu? ● Üstünde yoğise yerin arz-ı hakikatin Altında bari hiç yerin yokmudur senin Gerçeğin yüce katlarında yerin yoksa bile, bari aşağıda bir yerin olsun. ● Hırmen-i derdü elem encümen-i firkat olan Mahrem-i bezm-i cefa çille keş-i gurbet olan Dert ve acının harmanında, ayrılık meclisinde yaşayan; cefa toplantılarının sırdaşı ve gurbet çilesi çeken kişi… ● Ağlamak oldu işim ben bu cihanda gülemem Dâmen-i vuslat ile seyl-i sirişkim silemem
Edebiyat
EVRİM NEDEN MUTSUZLUĞUMUZU ARTTIRIYOR?..
Cenab-ı Hak hidâyetinden ayırmasın. Bugünlerde "acz" ve "fakr" nüansı üzerine şöyle bir şey kalbime geldi: "Acz" eşiğinden bakınca taş insandan daha ileride duruyor. Neden? Çünkü nihayetinde beşerin "e-bilmek" anlamında zâhirî bir iktidarı var. Duyuyor. Görüyor. Anlıyor. Yürüyor. Ediyor. Taş bunlardan hiçbirisini yapamıyor. Uğrayacağı zararlardan da sakınamıyor. Veya bizim gibi menfaatini kovalayamıyor. Fakat iş "fakr" tezgâhına düştüğünde biz ondan daha ileriye geçiyoruz. Çünkü ihtiyacı yok gibi bir şey. Bizimse bir dolu. Neticede acz zemininde kaybetmemizi sağlayan her şey fakr dergâhında dizlerimizin kırılmasına neden oluyor. Taşı acizlikte ileri götüren her kemliği fakr kulvarında onu bizden zengin kılıyor. Bu acayibin acayibi işten benim kafama takılan bazı sorular var. Lâkin onlara gelmeden önce yine mürşidimin metinlerine uğrasak iyi olacak. Çünkü yukarıdaki durumun bazı göstergelerine o da eserlerinde işaret ediyor. Meselâ nelerine? 1) Beslenme noktasında insanın pek de sandığı kadar "ileride" olmadığına... Alıntılayalım: "Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur. Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir." __Yâni insan bütün iktidar/ihtiyar iddiaları içinde aslında rızık konusunda geri düşmüştür. Herhalde dünya üzerinde başka hiçbir canlı türünün bu kadar çok miktarda ferdi açlık
Reklam
Haramı meşru görmenin sonu hüzünle sonuçlanır..
günah işlemek, günahla lezzetlenmeye, tat almaya çalışmak başta neşe, zevk, geçici sevinç, bir mutluluk getirsede sonu acı, elem, huzursuzluk, hüsranlık ve pişmanlıktır hem dünya hemde ahirette..
Din
İşin garibi, insan o hazlara daldığı nispette, unutmaya çalıştığı şeyleri de hatırlar durur. Acısını bastırma derdindeyken onu daha da hortlatır. Unutmaya çalıştığı kederler, orada daha da depreşir. Keyif ve hazlarla doldurduğu bir gecenin sabahında görür ki, dünya yine o eski sıkıntılı haline dönmüştür; ama kendisi artık daha zayıf ve daha mukavemetsizdir. Hazlar aracılığıyla kötü bir halden kurtulmayı ummuşken, çok daha kötü bir halde yaşamaya devam etmektedir. Mutluluk ambalajına sarılmış; ama gerçekte elem kaynağı olan varlık ve olayları ona lezzet versinler, onu mutlu etsinler ve onun acılarını dindirsinler diye beyhude kovalar insan. Haletiruhiye

KerZeY35

@kerzey35
·
Her insanın unutmaya çalıştığı dertleri, yüzleşmek istemediği gerçekleri vardır. Bunu yapmak için kaçıp geldiği yerdir, haz ortamları. Orası özgür iradesiyle gittiği değil, mahsur kaldığı yerdir; hatırlamaya değil, unutmaya gitmiştir oraya; kendindeki bir hali öldürmek için oradadır, canlandırmak için değil. Haletiruhiye
YÜZBAŞI ŞEHİT AGAH İLKOKULU HATIRAM-ÖLÜRÜM TÜRKİYEM KİTABIMDA-KDY
MEMLEKET HASRETİ SELİM GÜRBÜZER Kuzeyinde Bayburt Kalesi, güneyinde Aslan dağı, doğusunda Beyböyrek’in (Bamsi Beyrekin) medfun olduğu Duduzar ve batısında Şehit Osman tepeleri arasında kurulu Dedekorkut diyarı şehrin Şingâh mahallesinde dünyaya geldim. Üstelik dünyaya ebesiz, hemşiresiz gelmişim. İlginçtir anacığım hemen evin yanı başımızda Şingâh çeşmesinden omzuna yüklendiği helkelerle su taşırken doğmuşum. Değim yerindeyse kendi göbeğimi kendim kesmişim. Aslında bende isterdim mahallemizin o nur yüzlü Ebe Memnune teyzemin ellerinde doğmayı, kısmet değilmiş. Olsun, sonuçta ebem olmasa da pırıl pırıl yetiştirdiği büyük oğlu Ülkü Ocakları başkanımız Mustafa Erdemir ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçtik ya, bu ziyadesiyle bize hatıra olarak yeter artar da. Diğer oğlu Uğur Erdemir’de yaşça akran sayılan aynı mahalleden arkadaşımdı. Sadece tek fark onların Şingâh camiinin hemen yanı başında çatılı bahçeli evde oturuyor olmaları, bizim de Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun hemen alt başında yarı kerpiç, yarı taştan yapılı çatısız toprak bir evde oturuyor olmamızdır. Neyse ki anamın babama müteaddit defalar yaptığı telkinler netice verirde yıllar sonra bizimde nihayet bir beton arma evimiz oldu. Evet, azim böyle bir şeydir. Nitekim babam at arabacısı olması dolayısıyla ev yapımında kuma hiç para vermedik, yine inşaat için gerekli olan demir, çimento, tuğla ve kereste gibi malzemenin nakliyesi içinde para vermedik. Tabii babam bunları kendi yağı ile kavrulup yaparken bu arada aile fertleri olarak bizde boş durmayıp kimimiz harç gardık, kimimiz tuğla taşıdık, kimimiz su taşımak gibi tam bir imece usulü dayanışma örneği sergiledik. O yıllarda mahallemizin inşaat ustası Abdurrahman Köse’de evin yapımını üstlendi, öyle ki o usta
Değerli okuyucu dünya hayatının sıkıntılarını hep beraber bir kenara atıp tefekkür edelim.Ne ile meşgulüz? Şuan bulunduğumuz durum , istediğimiz bir durumu veya yaptığımız iş severek yaptığığımız iş mi ? Ne yazık ki bir çoğumuz insanların yadırgamasından dolayı hayatımıza yön veriyoruz. Kendi has irademizle çok az iş yapıyoruz dur. Mutluluk kavramını en çok başkalarını razı etmekte aradık nedense. Peki bunun sonucunda büyük bir hüsran elde etmedik mi ? Nice insanlar kalabalıklar içinde mutluluk maskesi takmıştır. Lakin maskenin ardında nice elem ve nice düşünceler vardır. Ne yazık ki insan nefsini tok ruhunu aç bırakmıştır. Nefsin ihtiyacı olduğu gibi ruhunda ihtiyaçları vardır. Nefsin ihtiyacı verilir isteği değil. Ruh her daim ihlasa kanaate ve imana muhtaçtır. Ruhun gıdası olmadığı vakit dünya hayatının insana her daim elemler çektireceği aşikârdır. Bizler kendimizi tanıyıp ruhu beslediğimiz vakit kainatın hikmetine ve var olmanın sebebine de ulaşırız. Çünkü bizlerin bu fanii de imtihanı kendimizi tanımak sonra da Rabbimizi tanımaktır. Kendisini tanımayan Rabbini tanıyamaz. Rabbini tanımayan ise bahtiyar olamaz. ""Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur." (20. Mektub)"..
Reklam
Reklam