Yolculukları da seviyordum. Bir yerlere gitmek, yeni yerler, yeni insanlar tanımak, kendimi
dinlemek bana çekici gelen ayrıntılardı. Düşlerimi süsleyen tek bir yer vardı o günlerde; "Varır varmaz küçük taşra kasaba larına özlem duyduğum . . . " dediğin şehir, İstanbul. Çünkü yaşadığım yerde her şey birbirine çok benziyordu. Aynı mekanlar, aynı insanlar, aynı değer yargıları, aşılanan hata yapma korkusu, 'Bir aşkı yaşatan ayrıntıları' (Murat han Mungan) gizleme çabası, bazen baskı. . . Orada kalırsam bir gün onlar gibi olmaktan korkuyordum. Bu se beple tepki duymaya ve başkaldırmaya başladım. Anlamı deli poyrazda yatan adım öyle çınlıyordu, var gücümle Esme'liydim. Kendimce estim de . . . Çok sonraları anlayacaktım, insanın hayatını sorgulamaya başlaması, mutsuz luklarının da nedeniymiş aslında. Sorgulamayı bırakıp kabullenirsen, kendi küçük dünyanda mutlu olabilirsin.
Ama doğrusu iyiliği konusunda asla emin olamayacağımız ve dilediğinde kötü olabilecek bir efendiye kul olmak büyük bir felaket değil midir? Peki ya birkaç efendiye itaat etmek, efendi sayısı kadar mutsuz olmak anlamına gelmez mi? Pek çok kez kışırtan "Cumhuriyet Monarşiden yeğ midir değil midir?" sorusuna burada değinmeyeceğim. Ama bunu tartışmam gerekseydi, kamusal olanı yönetme tarzları arasında monarşinin yerini aramadan önce burada ona bir yer atfedip atfetmeyeceğimizi bilmek isterdim; çünkü her şeyin tek kişiye ait olduğu bu tür bir yönetimde kamusal herhangi bir şey olduğunu düşünmek çok zordur.
Çalışmasına bakan da neşeli biri
sanırdı onu. Belki mutsuz çocukluğu
duygularını, düşüncelerini gizlemeyi öğretmişti ona; içine kapanıklığı öğretmişti. Kim bilir?