Gecenin içinden süzülen ince bir sessizlik vardı.
İnsan sesinin ulaşamadığı, şehrin bile nefesini tuttuğu bir an…
Raif’in hayatı da işte böyle bir sessizliğin üzerine kurulmuştu;
kimsenin duymadığı, kimsenin bilmediği bir iç konuşmanın ağırlığıyla akıp gidiyordu.
Herkesin gözünde sıradan görünen bu adam,
kendi içinde koca bir evren taşırdı.
Sanki yıllardır kimse açmamış bir sandık gibi;
tozlu ama değerli, eski ama yaşayan…
Bir gün o sandığın kapağı, Berlin’in soğuk bir sabahında aralanmıştı.
Bir resmin karşısında, dünyası bir anda yerinden oynamıştı.
Bir kadının yüzü…
Dokunulmasa bile insanın içini ısıtan bir ışık,
soğuk bir gecenin ortasında uzaktan görülen tek sıcak pencere gibi.
Maria Puder.
Güçlü görünen ama içinden hüzün sızan bir kadın…
Adımları kararlı, bakışları derin;
yüreğiyse incinmiş, ürkek bir kuş gibi titrek.
Raif’in sessiz dünyasında onun gelişi,
bir ormanın içinden geçen yumuşak bir rüzgâr gibiydi.
Ne gürültüyle geldi ne de varlığını dayattı.
Sadece dokundu…
Sessizce, temkinle, usul usul.
Onların yakınlaşması bir aşkın doğuşu değil,
iki yalnızlığın birbirine yaslanmasıydı aslında.
Kelimelerin eksik kaldığı yerde bakışlar konuştu;