Nikos Kazancakis'in Allah'ın Garibi'si, bir azizin hayat hikâyesini anlatan sıradan bir biyografik roman değil; insan ruhunun Tanrı'yla, dünyayla ve en nihayetinde kendisiyle giriştiği o amansız savaşın destansı bir dökümüdür. Assisili Francesco'nun çileli yolculuğuna tanıklık ederken, okur da ister istemez kendi içindeki uçurumlara bakmaktan alamaz gözlerini. Bu, yalnızca bir inanç romanı değil, aynı zamanda derin bir felsefi sorgulama, varoluşsal bir çığlık ve insanın faniliğiyle kutsalın sonsuzluğu arasında sıkışıp kalmış bir "garip"in, yani hepimizin hikâyesidir.
Roman, Gotik edebiyatın kasvetli atmosferini andıran bir Orta Çağ İtalyası'nda geçer. Ancak buradaki gotik unsurlar, yalnızca taş duvarların soğukluğunda veya şatoların loşluğunda değil, insan ruhunun karanlık dehlizlerinde boy gösterir. Francesco'nun zengin bir tüccarın oğlu olarak başlayıp tüm dünyevi nimetleri reddederek yoksulluğu kutsadığı bu yolda, karşımıza çıkan manzara, adeta bir iç şatonun harap duvarlarıdır. Şeytanla girdiği mücadeleler, tenin zaaflarıyla boğuşması, cüzzamlıyı öpüşündeki o sarsıcı an, gotik türünün "dehşet" ve "yüce" kavramlarını , ruhsal bir arenaya taşır. Burada korkulan, dışarıdaki bir canavar değil; insanın kendi benliğinde yankılanan, onu yoldan çıkarmaya çalışan o sinsi sestir.
İşte tam bu noktada, romanın temel direklerinden biri olan felsefi boyut devreye girer. Kazancakis, Francesco'nun dilinden, varlıkla hiçlik arasında gidip gelen derin bir varoluş felsefesi sunar. Bu, Löwy ve Sayre'nin tanımladığı anlamda moderniteye karşı bir romantik başkaldırıdır adeta; gösterişe, paraya, dünyevi güce karşı, geçmişte yitirilen bir masumiyetin, bir "altın çağ"ın özlemiyle yanıp tutuşmaktır. "Tanrı bir yangın, Leo kardeş. Yanıyor, biz de onunla birlikte yanıyoruz" sözü, bu