Bir kişi edebiyatı seviyorsa ve bunda iyiyse, diye yazıyordu Petrarca, o zaman edebiyatı bırakmak nasıl ahlaki açıdan doğru olabilir? Erdeme giden yol cehalet değildir. Petrarca yeterince dindardı ama Hristiyan yaşamının dünyevi olmayan bir tefekkür veya yalnızca kutsal eserleri okumak ya da hiçbir eseri okumamak olması gerektiği gibi fikirlere vakti yoktu. Bilgiden, öğrenmekten, sağlıklı bir kelime ve fikir bolluğu olmasından yanaydı. Neyse ki (veya Petrarca’nın kitap koleksiyonu açısından bakıldığında ne yazık ki) Boccaccio kısa sürede kendine geldi ve kitaplarını elinde tutmaya karar verdi.
Sevmemisti bu kadını. Ama sevilmeyecek biri haline gelene kadar epey badire atlattığına da emindi. İnsan kimi sevmezdi? Sevilmeyi hak etmeyecek kadar kötüleri mi,yoksa kendisini sevmeyeneleri mi? Hem birini iyi ya da kötü yapan neydi? Fıtratı mı?Kaderi mi?Yoksa ona bakıp nasıl bir insan olduğuna karar verenler mi?Mutluluk öyle bir şeydi ki herkese yakışıyor, gülümserken pek az kişi kötü olabiliyordu.
Çocukken sevdiği ya da onu seven kimse yoksa sevgiyi nasıl öğrenir ki insan? Öte yandan sevmek, nefes almak gibi değil mi? İçgüdüsel? Doğuştan bildiğimiz bir şey değil mi? Yoksa sevmek? Fransızca konuşmak gibi mi? Kimse size öğretmezse asla akıcı olamazsınız, pratik yapmazsanız unutursunuz…
Çocuklarının, karının ya da dostlarının sonsuza kadar yaşamasını istiyorsan delirmişsindir.
Çünkü kendi elinde olmayan bir şeyin sana ait olmasını ve başkasına ait olan bir şeyin sana ait olmasını istiyorsundur. Kölelerinin herhangi bir hata yapmamalarını istiyorsan da delirmişsindir. Kötülüğün kötülükten başka bir şey olmasını istiyorsun. İsteklerinden uzak kalmak istemiyorsan bunu sadece elinde olanlardan isteyerek yapabilirsin. Herkesin gerçek efendisi isteklerimizi bize veren istemediklerimizi bizden uzaklaştırandır. Bu durumda özgür bir insan diğerlerine ait olan şeyleri istememeli ve onlardan kaçmalıdır. Bunları yapmıyorsa köle olarak kalacaktır.
Büyük komutanlar hep ilgimi çekti benim. Nasıl onca insanı ölüme gönderebildiklerine şaştım hep. Ve açık söyleyeyim daima bir hayranlık duydum onlara içten içe. Düşünsene, ne diyor: “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum.” Bu ne güç! Bu ne kendine inanç! Doğruyu yaptığına ne güven! Ancak Tanrı olduğuna inanırsa insan bu kadar emin olabilir kendinden. Ya da Tanrı‘nın isteğini yerine getirdiğine inanırsa. Evet ya, o zaman vicdanını kolayca askıya alabilir insan. Neden en büyük cinayetlerin din ya da başka ideolojiler uğruna işlendiğini görebiliyor musun? Hepimizin vicdani sorumluluğunu taşıyacak kadar vicdansız biri çıksın, bu yeter. Onun çekiciliği, bizi içimizdeki Tanrı‘ya karşı koruyan vicdanımızı askıya alabilecek güçte olduğumuzu göstermesinden gelir. Hepimiz onun peşinden gitmeye hazırızdır. Çünkü bizi durduran vicdani sorumluluğu yenecek kadar güçlü hissederiz kendimizi o biz içinde. Biz ben olur, ben de biz.