Gerçekten. Yarama ne oldu? İçimde mi halen?
Kendime dokunurken, avucumu ovalarken, "Ben," diyordum ama kime? Ve kim için? Yalnızdım. Tüm dünyada bir başıma. Kendi içimde de yalnız. Saç telimden tırnağıma kadar hissettiğim ürperti ânında yalnızlığın buz kesen soğuğunu duyumsuyordum.
Yalnız kalınca, aniden ve beklenmedik şekilde neşeli bir halde, "Özgürüm! İşte sonunda gitti!" diye düşündüm. Ama sözlerim bana gerçekmiş gibi gelmiyordu.
Neye niyetlensem uzun uzun düşünüyor, çok uzakları gözüme kestiriyor ama daha ilk adımda ayağıma takılan bir çakıl taşının etrafında dolanıp duruyor, başkaları, beni alıkoyan çakıl taşını ellerini kollarını sallayarak geçip giderken ben, bana aşılmaz bir dağ gibi görünen çakıl taşıyla baş başa kalıyordum. Sanki bütün ömrüm orada geçecekmiş gibi.
Virginia Woolf'un da dediği gibi, erkekler hakkında pek çok şey bilinir. Onlar asker olarak şanlı görevleri yerine getirmiş, yasaları çıkarmış ve düzenlemişlerdir. Ancak, kadınlara dair her şey tarihin karanlık koridorlarında kalmıştır: [ . . . ] Annelerimizden, büyükannelerimizden, büyük büyükannelerimizden geriye ne kaldı? Bir gelenek dışında hiçbir şey.
Ölmeye Yatmak, yarı tarihi bir belgesel gibi ilerledikçe görürüz ki, Türkiye'nin yeni yazılan tarihinde kadınlar yoktur. Her ne kadar kadın-erkek eşitliği dillerden düşürülmese de pratikte sadece erkekler vardır. Erkekler tartışmakta, karar vermekte ve uygulamaktadır.