Julia May Jones, bu ilk romanında her şeyden önce cesur diliyle kurduğu olay örgüsü sayesinde içten bir alkışı hak ediyor.
Vladimir, beni hikâyeden çok ana karakterin içsel çatışmalarıyla etkileyen bir eser oldu. Orta yaşlı bir kadın profesör olan anlatıcının aykırı olduğu kadar gerçek hissettiren duyguları, bizim kültürümüze çok yabancı gelen evlilik düzeni, akademik çevrenin soğuk yüzü ve kişisel arzuları arasında sıkışmışlığı, okuma deneyimimde belirleyici bir yer tuttu. Özellikle pek çok roller atanmış bir kadın olarak ana karakterin yaptığı tespitler, kibrine rağmen gerçekliği, bunalımları ve yazma motivasyonuyla ilgili dürüst itirafları, onunla empati kurmamı sağladı. Bu noktalar, anlatıcıyı insani ve erişilebilir bir figür haline getiriyor.
Ancak, bu empati tamamen sınırsız değildi. Anlatıcının ahlaki değerleriyle ilgili duruşu ve sınırları aşan cesareti, zaman zaman beni hikâyeden uzaklaştırdı. Özellikle bazı aşırılıkların, hikâyeye hizmet etmekten çok, yazarın onu kışkırtıcı ve etkileyici kılma çabasıyla eklendiğini hissettim. Bu durum, ismini bile bilmediğimiz baş karakterin derinliğine gölge düşürerek onu yer yer karikatürize bir figür haline getirdi. Özellikle yan karakterlerin yüzeyselliği, hikâyede tamamlanmamışlık hissi yarattı. Vladimir gibi önemli bir figür bile, anlatıcının saplantılarının gölgesinde bir “arzu nesnesi” olmaktan öteye geçemedi.
Yine de, kitabın genel atmosferi ve dürüstlüğü beni hikayede kalmaya teşvik etti. Jones’un keskin gözlemleri, yerinde benzetmeleri ve toplumsal normlara dair yaptığı tespitleri sevdiğimi söyleyebilirim.
İtiraf tadındaki bu fantezi, insanın kendi arzularıyla yüzleşmesinin ne kadar karmaşık ve rahatsız edici olabileceğini göstermesi açısından çarpıcıydı.
Son tahlilde, Vladimir okuyucuya hem rahatsız edici hem de