“James Tiptree, Jr.” mahlasıyla Alice Bradley Sheldon’ın, kadınların bilimkurgu yazamayacağı algısının hakim olduğu bir dönemde yazdığı, Hugo ödüllü kısa romanı ya da öyküsü diyebileceğimiz “Uzaktan Kumandalı Kız“, İthaki Bilimkurgu Klasikleri‘nin otuz üçüncü kitabıdır. Kitap oldukça kısa olmasına rağmen okuyucuya üzerine düşünecek bir sürü şey sunuyor.
Öncelikle, kitabın yazım tekniğini ele alacak olursak genel olarak aşina olmadığımız bir şekilde, “bilinç akışı tekniği” ile yazılmış olduğunu görmekteyiz. Bazılarımızı okurken zorlayacak bir yazım tarzı olsa dahi bu elli beş sayfalık sarsıcı hikaye, bir solukta okunabilecek kadar bizleri içine çekmeyi başarıyor.
Öykümüz, “Huckster Yasası” denen bir kanun ve beraberinde getirdiği "reklamsız bir dünya"da yaşananları anlatıyor. Reklamlar olmadan bir toplumu tüketmeye nasıl teşvik edebilirler? İşte bu soruya o zamanlar oldukça ciddi bir öngörü yeteneğine sahip olduğunu düşündüğüm yazarımız bizler için cevap veriyor: Influencerlar!
Suni bir şekilde, teknolojinin yardımıyla üretilmiş bu bedenler yani “plesental kabuklar” toplum içerisinde kendine yer edinememiş kimseler tarafından - P. Burke gibi- yerin altındaki bir bölmeden yönlendiriliyor ve toplumu “satın alma”ya ikna etmek için kullanılıyorlar. Adeta birer “tanrı” muamelesi gören bu bedenler, çeşitli ürünleri pazarlayıp, markaların etkinliklerinde boy gösteriyorlar. Eminim bu hikaye size de bir yerlerden tanıdık gelecektir.
Kahramanımız P. Burke’ün çaresizliğini ve kapitalizmin tüketime dayalı varlığını somut bir şekilde yansıtan bu sürükleyici distopyayı tüm bilimkurgu severlere tavsiye ediyorum!
“Bütün olmak parça olmaktır
Gerçek yolculuk geri dönüştür.”
60’lı yıllarda anarşizmle ilgili okumalar yapmak isteyen Le Guin dönemin bu konudaki baskıları sonucunda dilediği kadar kaynağa ulaşamamıştır. Portland’da ancak eşi dostu sayesinde erişebildiği bir kitapçı dükkanında nihayet istediği kitaplara ulaşmış ve orada gördüğü ütopik ve distopik eserlerden ilham almıştır. Dikkatini çeken şey bu ütopyalar ve distopyalar arasında anarşist bir dünyaya yer verilmemiş olmasıdır.
Çok daha öncesinde aklında kurguladığı ancak hikayesini henüz kağıda dökmemiş olduğu “aykırı fizikçi” karakterini düşüncelerinin arasından çekip çıkarmış ve yeni fikirleriyle buluşturarak Dostoyevski’nin “Ecinniler” adlı eserine atıfta bulunarak “Mülksüzler” adını koyduğu eserini yazmaya başlamıştır. Dostoyevski “Ecinniler” adlı kitabında anarşistlerden ‘bilinçsizce davranan’ karakterler olarak bahsetmiş ve devrimcileri gözü dönmüş, içine cin girmiş, düzen karşıtı tipler olarak nitelendirmiştir. Le Guin ise Dostoyevski'nin anarşistlerine cevaben devrimlerini gerçekleştirmek adına Dünya’dan onun bir uydusu olan çorak topraklara, Ay’a göç etmiş anarşistleri kaleme almıştır.
Mülksüzler’de olaylar birbirine zıt olan iki gezegende gerçekleşmektedir: Anarres ve Urras. Siyasal ve toplumsal olarak birbirine oldukça ters olan bu gezegenlerden birinde, Anarres’te, anarşist bir toplum yapısı vardır, Urras’ta ise daha çok aşina olduğumuz gibi günümüz dünya düzeni hakimdir. Urras ve Anarres isimleri de bu politika doğrultusunda belirlenmiş, yazarımız ABD (USD) ve SSCB (USSR) kısaltmalarına göndermelerde bulunmuş ve kitabın kurgusunda bu ülkelerin toplumsal yapılarından esinlenerek o günlerin politik ortamına ışık tutmayı başarmıştır.
Kitapta okuyan herkesi derin düşüncelere ve “acaba”lara sürükleyecek iki