“Yedi senedir bu sokaktan gayri, İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış -ne bileyim bir şeyler işte- gibime geliyor da şaşırıyorum.”
“Felsefenin de aynen dinler gibi ölüme ihtiyacı olduğu için, eğer felsefe yapıyorsak , bu öleceğimizi bildiğimizdendir, montaigne bey demiştir ya, felsefe yapmak, ölmeyi öğretmektir.”
Edebiyat tarihinde, yazdıklarıyla olduğu kadar hayat hikayesiyle de kendine yer bulan Edgar Allan Poe, yaşamı boyunca yoklukla, hastalıklarla ve sevdiklerinin kayıplarıyla yüzleşmek zorunda kalmış ve bu yüzden de okurken fark edeceğiniz üzere oldukça karanlık ve bir o kadar da hüzünlü öyküler kaleme almıştır.
Poe tarafından yazılmış öykülerden derlenen bu kitapta, birbirinden bağımsız on üç öykü bulacaksınız ve eminim ki her birinde de psikolojik gerilimi ve genel olarak yazdıklarına hakim olan o karanlık havayı sonuna kadar hissedeceksiniz. Ben de sadece iki öyküsünden bahsetmek istiyorum sizlere çünkü kendimi tutamayıp hikayelerin sürprizlerini bozmak istemiyorum.
Favorilerimden biri olan “The Tell-Tale Heart” (Türkçeye bazen Geveze Yürek bazen de Gammaz Yürek olarak çevrilmiş) insanın gerçekten tüylerini ürpertecek cinsten sarsıcı bir öykü! Her ne kadar Poe’nun bir diğer öyküsü olan Kara Kedi’yi hatırlatsa da ikisinden de ayrı ayrı keyif almak mümkün. Hikayede, vicdanının sesini bastıramayan bir karakterden ve hiç durmadan devam eden bir iç çatışmadan bahsediliyor. Karakterin yaşadığı suçluluk ve bir türlü susturamadığı vicdanına onunla birlikte eşlik edip gerim gerim geriliyoruz! Poe, öyle güzel ve sade bir dille anlatıyor ki hikayeyi, bir çırpıda sonuna geliyoruz.
Bahsetmek istediğim ikinci öykü ise “The Masque of the Red Death.” “Kızıl Ölümün Maskesi” olarak dilimize çevrilen ve ölümün bizi nereye saklanırsak saklanalım bulacağını anlatan inanılmaz bir hikaye. Özellikle de son bir yıldır yaşadıklarımıza dair bir şeyler bulabileceğimiz bir konusu olan Kızıl Ölümün Maskesi’nde bütün bir ülkeyi kırıp geçiren “kızıl ölüm” adlı bir hastalıktan bahsediliyor. Öyküde Prens Prospero’nun (“Prospero” ironik bir şekilde “şanslı” anlamına gelmektedir) bu salgından