Çevrende olup bitenlere gözlerini kapatarak hayalindeki hayatı yaşamak mı, senden öncekilerin ruhunu yaşatarak mücadele etmek mi yoksa kolay olanı seçip ölmek mi?
Dilin güç demek olduğu yer, Çeviri Enstitüsü'nde eğitim görmeye başlayan 4 arkadaşın bilim merkezi adı altında imparatorlukların sömürgecilik faaliyetlerini yürüttüğünü fark etmesiyle alevlenen olayları anlatır kitap. "Tüm devletler dili öğrenebilir, biz öğrenip kullanıyoruz onu ve onlar gibi tembel olmadığımız için dillerden faydalanıyoruz. Yaptığımız suç değil, onlar da öğrenebilirdi." görüşünü savunan profesörlerin karşısında ırkları küçümsenen, buna dur demek isteyen öğrenciler vardır.
Kitapta beğendiğim şeylerden birisi, yazarın farklı kültürleri başarılı bir şekilde anlatması oldu. Bunu en iyi bildiğim kültür olan Müslümanlıktan yola çıkarak söyleyebiliyorum. Kitaptaki Rami karakteri Müslümandır ve birçok kez tam inancını temsil eden birisi olarak gördüm. Mesela Robin birini öldürdüğünü Rami'ye söylediğinde Rami, ona "Bir insanı öldüren, tüm insanları öldürmüş gibidir." sözünü söylüyor.
Bolca kelimelerin kökenini inilmiş, diller ön planda tutulmuş kitapta. Eşleşme-çiftlerinin açıklamalarını okumak çok hoşuma gitti. Bu şekilde kelimelerin incelenmesini etkileyici buldum.
Kitabın çok büyük bir eksisi var bence: Karakterlerin çok yüzeysel kalmış olması. Karakterlere kesinlikle derinlik katılabilirdi. Tartışmalar çok daha kaliteli olabilirdi. Bazı yerlerde aynı savı ısıtıp ısıtıp tekrar önümüze koyuyor yazar. Kitabın konusunu düşündüğümüzde -sömürgecilik, ırkçılık, kimlik arayışı...- çok derin ve bitmeyecek tartışmalar yaratılabilirdi. Hem geniş hem de son derece müsait konular bunlar. Ama yazar iyi bir şekilde ele alamamış bu konuları. Bir geçen sene okuduğum Altıncı Koğuş kitabını bir de
BabilR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 20241,934 okunma
Bir kadın olduğu için doğal olarak, herkes tüm gün boyunca ona gelir; bir şunu, bir bunu isterdi. Kendisini, başkalarının insanı duygularına daldırılmış süngere benzetirdi. Hem kocası ona "kahrolası" demişti. "Yağmur yağacak." demişti. Sonra yağmayacağını söylemişti ve bir anda dünyalar onun olmuştu .
. Eğer bu kitabı bir kelime ile betimlemem gerekseydi o kelime "içtenlik" olurdu. Halen Berlin'de yaşamakta olan Alman yazar, gazeteci Judith Hermann tarafından anı türünde yazılmış olan bu eseri okurken kendi anı defterinizi okur gibi hissediyorsunuz. Kendi anı defterimde, kendimi en iyi şekilde açıklamaya çalışırım. Kendi kendimi analiz etmeye çalışırım. Bunu yaparken hedef okur kendimdir, kendimi anlayıp anlamamamdır mesele. Bir başkası bunu okuyup anlamasa da çok bir önemi yoktur benim için. İç dökme köşemde bunları çok dert etmem. Bu kitapta da bunu hissettim.
Judith Hermann, kitabında da söylediği gibi anlattıklarını yarıda bırakma eğitiminde olan bir yazar. Bunun nedeninin bazı şeyleri sürekli kendisine saklama alışkanlığından kaynaklandığını söylüyor. Anlamca tam açıklanmamış, yarım bırakılmış cümleler de anlamlı geldi bana aslında. Yazar, kitap hakkındaki bir yazısında "Metnin acımasızlığını, dürüstlüğünü ve zorunluluğunu her sayfada hissedebilirsiniz." diyor. Zorunluluk. O cümleler yazarın kaleminden çıkmak zorundaydı.
Yazar kitapta hayatının tüm bölümlerini ele almış. Bunu yaparken tam bir kronolojik sıralamayla ilerlemememiş. Okurken bazen kaybolduğum, hangi dönemden bahsettiğini tam anlamadığım oldu. Sıralama karmaşası, kitabı anlamada güçlüğü yol açtı bende birkaç defa diyebilirim. Belki sadece benle alakalıdır burası, bilemiyorum.
Kitabı okurken dikkatimi çeken diğer bir unsur da kültür farklılığımız oldu. 'Kendi seçtiğim ailem' dediği arkadaş grubuyla geçmişleri, nereden geldikleri hakkında hiç konuşmamış olmaları gibi detaylar ilgimi çekti. Biz tanışırken geçmişimizle başlıyoruz çünkü.
"Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik" kitabı, sade ve akıcı bir dille yazılmış. Ne çok beğendim ne de beğenmedim diyemem. Bu kitapta yazarın