On olmadan da bütün yayla ayakta idi: Önce köpekler bir başka türlü havlaya havlaya, beyaz çadırların önünden geçerek çamlığa doğru, yokuş yukarı koştular, sonra Yörükler de oraya gitti. Şimdi artık kimi öfkeli, kimi acı acı ve soluk soluğa hırlamalar işitiliyor, bunlara insan haykırışları karışıyor, arada sırada silahlar patlıyordu.
Küçük kız ne olduğunu bilmeden tir tir titredi, kendisi kadar korkan ablasına sarıldı ve bekledi. Çok, çok zaman geçmiş gibiydi, ama bu ürpertici kıyamet on onbeş dakika ya sürmüş ya da sürmemişti. Köpeklerin havlamaları önce yukarılara doğru uzaklaştı, sonra homurtular halinde geriye döndü ve Yörüklerin basık ve heyecanlı konuşmaları ile birlikte çadırlara yaklaştı. Küçük kız babasının sesini işitti:
"Ne oldu?"
"Kurtlar, beğ.. Karabaş'a saldırmışlar.
Küçük kız çadırı zorla açarak dışarı fırladı:
"Karabaş nerde?"
Yatıştıramadılar. Hayır, Karabaş'ı görecekti. Ramazanın gözleri doldu. Babası baktı olacak gibi değil, peki dedi ve beyaz çadırların gemici fenerlerini de alarak kayaya gittiler. Büyükleri bile dehşete düşürdü görünüş; gırtlağı parçalanmış iki kurt yerde yatıyordu ve Karabaş da kanlar içinde yere, kayanın ağzını kapatacak şekilde serilmişti. Ama soluyor ve halsiz halsiz de olsa ayak seslerine öfkeyle hırlıyordu. Üzerine kapanan küçük kızı bile ısırırdı.. takatı olsaydı.. başını çevirip ağzını açacak hali olsaydı. Tanıdı ama onu.. okşayışından.. sesinden, kokusundan değil, okşayışından. Sevginin böylesi ancak onun ellerinde vardı. İçine, sıcacık, güven geldi ve kendini bıraktı. Yavrular kovuğun dibinde sinmiş kalmışlardı, faltaşı gibi açılmış üç beş göz, küçük kızın üzerine eğilen gemici fenerinin ışığında kara elmaslar gibi pırıldıyordu.