“Gel seninle bir kez daha ağlayalım. Yaşanmışlara, yaşanmamışlara, bir de hiç yaşanmayacaklara.”
Oğuz ATAY
Hep böyle oldu. Hep böyle oluyor.. yarım kalmışlara ağlanan bir kitap okuduğumda hissettiğim bu boşluk hissi. Nasip oldu tanıştık Buket Uzuner Hanımla. Kitabın konusu mu ? Ben, sen, o, biz, onlar yani herbirimiz…
Hepimiz kendi zamanımızı yaşıyoruz. Aynı hayatı, farklı kara parçalarında,birbirine hiç benzemeyen, parmak izi kadar birbirinden ayrı olan insanlarla ama yine de aynı duygularla. Severek, sevilmeyerek bağlanarak, terk edilerek, el üstünde tutularak, görmezden gelinerek…
Anneler, babalar, boşananlar, arafta kalan çocuklar, sevgililer, özlenenler, hasret çekilenler, özenle uzak durulanlar en yakınken en uzak olunanlar…. kostüm çok beğen beğen geçir üzerine. Hem zaten değil midir ki hayat, iyi kurgulanmış bir tiyatro sahnesidir. Kiminde başrolüz kendi yaşam senaryomuzda, kiminde figüranlık bile çok görülür bize.. hem hep suç bizde değil ya… bazen de yazan kötü yazmış senaryoyu, suflecinin aklı bir karış havada doğaçlama yapacaz bişeyler artık…..Önemli olan “ne oyuncu be adeta yaşıyor” dedirtmek değil midir. Oynamak, yaşamak, yaşamak, biteviye yaşamak inadına yaşamak…
Bazen anlamakta zorluk çekiyorum hangisi ben diye. Uyuyup uyanan, yemek yiyen, sabah kalkıp işe giden, çöpleri atan, atm sırası bekleyen, faturaları ödeyen kirlileri makineye atan, trafikte küfür eden ben mi gerçek ben yoksa bir kitaba gömülüp karakterlerle kendini özdeşleştiren, bir şarkıda kaybolup hayallere dalan, düşünceleri ile hesaplaşan birinin gönlünde taht kurmaya çalışan ben mi gerçek ben????
Üç evreye bölünmüş zamanın daha şu satırları yazarken bile boyut değiştirmesi. Geçmiş,şimdi ve gelecek. Hayatın ileriye doğru yaşanması ve ancak geriye doğru anlaşılması… bir gün