Bazı romanlar okuru korkutur, bazıları üzer. Shirley Jackson’ın Biz Hep Şatoda Yaşadık romanı ise insanı rahatsız eden daha farklı bir şey yapıyor: Sevginin ne kadar ileri gidebileceğini sorgulatıyor.
İlk sayfalarda Blackwood ailesinin gizemli geçmişini, kasabanın düşmanlığını ve Merricat’in tuhaf dünyasını okuyoruz. Hikâye ilerledikçe bunun bir cinayet romanından çok daha fazlası olduğunu anlıyoruz. Bu romanın merkezinde suç değil, sevgi var. Ama sağlıklı, güven veren bir sevgi değil; insanı dünyadan koparabilecek kadar güçlü, sahiplenici ve yıkıcı bir sevgi.
Merricat’in Constance’a duyduğu bağlılık, sıradan bir kardeş sevgisinin çok ötesine geçiyor. Constance onun için yalnızca bir abla değil; evi, güvenliği, huzuru ve bütün dünyası. Roman boyunca Merricat’in yaptığı her şeyin temelinde bu bağı koruma isteği yatıyor. Onun gözünde Constance’a yaklaşan herkes bir tehdit. Charles da, kasaba da, hatta kendi ailesi bile.
Bu yüzden romanın asıl dehşeti cinayetlerde değil, sevginin takıntıya dönüşmesinde gizli. Merricat’in korumak istediği şey aslında Constance değil; Constance ile kurduğu küçük ve kusursuz dünya. Ve bu dünya uğruna ödenen bedel korkunç derecede ağır.
Yangın sahnesi romanın dönüm noktası. İlk bakışta yanan bir ev görüyoruz. Oysa aslında yanan şey dış dünyayla kurulabilecek son bağlar. Charles’ın gelişiyle çatırdamaya başlayan düzen, yangınla birlikte tamamen yıkılıyor. Fakat aynı anda Merricat’in hayalindeki “şato” da doğuyor. Yarı yanmış ev, iki kız kardeşin dünyadan çekildiği, kendilerine ait bir masala dönüşüyor.
Romanın sonlarına doğru kasabanın tavrı değişiyor. Kapıya yiyecekler bırakıyorlar, yardım etmeye çalışıyorlar. Ancak bu affediş çok geç geliyor. Kasaba onları kabul etmeye başladığında, Constance ve Merricat çoktan dünyadan vazgeçmiş